Erdebil'de doğdu, annesi Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın kızı Bilkr Aka (Halime Begüm)'dır. İsmail'in atası Seyfeddin Erdebili 14. yüzyılda yaşamıştır, Kalenderilekle Halvetilik'i kaynaştırarak sonradan Safevilik adı verilen tarikatı kurmuştur. Şah İsmail de denen Hatayi'nin ilk tarikat bilgilerini atalardan süregelen bir gelenek gereği aldığı, sonra bu tarikatın başına geçtiği, çevresine topladığı Türk boylarının yardımıyla ayaklanarak yönetimi ele geçirdi biliniyor. Şah İsmail, İran'da yönetimi ele geçirdikten sonra komşu ülkelerle savaşıp yurdunun sınırlarını genişletmiş, başında bulunduğu tarikatın düşüncelerini yaymaya çalışmış, aldığı ülkelere tarikat öncüleri göndermiştir. Bütün savaşlarda üstün gelmesine karşılık 1514'te Osmanlı Padişahı Yavuz Selim'le tutuştuğu Çaldıran savaşında büyük bir yenilgiye uğramış, çotuğunu çocuğunu bırakıp İran'a kaçmış, 1524'e (bir söylentiye 'göre) kendisini tanımayan, yalnızca soymak isteyen birisinin saldırısıyla ölmüştür. Bu söylentinin ne denli gerçek olduğu bilinmiyor, ancak Şah İsmail'in ara sıra kılık değiştirip halk arasında dolaştığı da söylenir. Erdebil' de atalarının yanına gömülmüştür. Şah İsmail'in "Hatayi" takma adıyla düzenlemiş, biri Türkçe öteki Farca iki "divan"ı vardır. Bu yapıtların ikisinde de başat konu Ali ile soyuna duyulan sevgi, bağlandığı kuruluşun düşüncelerini yaymak, geliştirmektir.
Hatayi (Şah İsmail) bütün şiirlerini belli bir ereğe ulaşmak, inançlarını yaymak-açıklamak için yazmış sayılır. Onun şiirinde duygunun, içtenliğin ağır bastığı ilk okuyuşta anlaşılır. Dili akıcı, söyleyişi kolay, ses-söz uyumuna dayalı bir anlatımı vardır. Hacı Bektaş Veli'ye bağlılığı nedeniyle Anadolu'da yaşayan Alevi-Bektaşilerin, Kızılbaşların gönlünü kazanmış, Anadolu'da yalnızca bir tarikat öncüsü olarak değil Türkçe koşuk söylemenin de kılavuzlarından olmuştur.
Gece gündüz hayâline dönerim
Bir gece rüyama gir Hacı Bektaş
Günahkârım günahımdan bezerim
Özüm dara çektim gör Hacı Bektaş
dizeleriyle başlayan koşuğu Anadolu'da çok sevilen Hacı Bektaş Veli'ye duyduğu saygının örneğidir. Bu tür şiirlerin birer duygu ürünü olduğu, belli bir görüşe değil de inanca dayandığı açıktır. Ancak Hatayi'nin etkinliği de duygu ağırlıklıdır. Hatayi, özellikle, Yunus Emre'nin etkisinde kalmış, kimi şiirlerinde onun deyişlerini biraz değiştirerek almakta sakınca görmemiştir.
Sözünü bir söyleyenin
Sözünü eder sağ bir söz
Pir nefesin dinleyenin
Yüzünü eder ağ bir söz
Bir söz vardır halk içinde
Dahi söz var hulk içinde
Olmaya ki delk içinde
Deyesin çarkadağ bir söz
Söz vardır kestirir başı
Söz vardır keser savaşı
Söz vardır ağulu aşı
Bal ilen eder yağ bir söz
dörtlüklerinin bulunduğu koşuk Yunus Emre'nin:
Keleci bilen kişinün yüzüni ağ ide bir söz
Sözi bişirüb diyenün işüni sağ ide bir söz
dizeleriyle başlayan şiirin değişik bir dille söylenişinden başka bir anlam içermiyor. Hatayi'nin:
Ali'yi severem candan içeru
Yolunu sürerem yoldan içeru
Bana bende demen bende değilim
Dahi bendeler var benden içeru
dizeleriyle başlayan duygulu, içerikli şiiri de Yunus Emre'nin
Severem ben seni candan içeri
Yolum tutmaz bu erkândan içeri
diye başlayan şiirine bir benzeridir. Bu etkilenmeyi doğal karşılamak gerekir. Yunus Emre'nin derinliği, duyarlığı karşısında Türkçe şiir düzenleyen ozanların ilgisiz kalmaları söz konusu değildir pek (o çağlarda). Hatayi'nin Yunus'tan etkilenmesinin başka bir nedeni de Alevi-Bektaşi düşüncesinin odaklaştırdığı duygusal yakınlıktır.
Hatayi bir yandan şiiri, bir yandan Alevi-Bektaşi geleneğine bağlı inançlarıyla Anadolu'nun kırsal kesiminde yaşayan ozanları derinlemesine etkilemiştir. Bu etkilemede duygulu dilinin, başarıyla kullandığı Türkçe’nin üleşi büyüktür. Hatayi dilin gücünü, etkinliğini inancın içeriğiyle uzlaştırarak başarı göstermenin yolunu bulmuştu. Alevi-Bektaşi anlayışının hızla yayıldığı kırsal kesimlerde salt Türkçe’nin etkisi çoktu, halk denen büyük topluluk Arapça-Farsça karışımı Osmanlıca’yı anlayamıyordu. Oysa "halk şiiri" denen yazın türü yalın bir Türkçe ile ortaya konuyordu.
Karşıki karlıca dağı gördün mü
Buldurmuş eyyamın eriyüp gider
Akan sulardan sen ibret aldın mı
Yüzünü yerlere sürüyüp gider
Kadirsin hey ulu şahım kadirsin
Her nereye baksam anda hazırsın
Üstümüzde dört köşeli çadırsın
Cümlemizi birden bürüyüp gider
Sıra sıra gelen ol ulu kuşlar
Sırlı olur yakmaz anı güneşler
Evvel ezel rneyva veren ağaçlar
Anlar da kalmayup çürüyüp gider
Derindir deryamız bizim boylanmaz
Binbir kelâm desem biri anlamaz
Kişi ikrarsız yulara bağlanmaz
Yuları boynunda sürüyüp gider
Şah Hatayi' söyler sözü Özünden
Dervişlerin sakınuptur gözünden
Olur olmaz münkirlerin sözünden
Esriyup gönlümüz farıyup gider
Bu duygulu, etkileyici, akıcı koşuğun içerdiği anlamı kavramak için derin derin düşünmenin gereği yok, güncel arı Türkçe’yi bilmek, onunla söyleşmek yeter. Oysa divan şiiri konusunda böyle düşünemiyoruz. Bu şiir, görünüşte çok yalın, açıktır. Ancak, üzerinde biraz durulunca, Alevi-Bektaşi düşüncesini içerdiği sezilir. Ozanın kullandığı yumuşak dilin arkasında benimsediği inanç saklıdır.
Gaibden delil göründü
Dedem hoş geldin hoş geldin
Bizi sevüp sevindirdi
Dedem hoş geldin hoş geldin
İki can idik birleştik
Mahabbet kapusun açtık
Şükür dîdâra eriştik
Dedem hoş geldin hoş geldin
Üstümüze yol uğrattın
Gevher aldın gevher sattın
Erliğini isbat ettin
Dedem hoş geldin hoş geldin
Bir ağaçta güller biter
Dalında bülbüller öter
Şahıma bergüzar gider
Dedem hoşgeldin hoşgeldin
Böyle Şah Hatayi'm böyle
Pirim destur versin söyle
Şaha benden niyaz eyle
Dedem hoş geldin hoş geldin
Ozan dilin anlatım gücüne sığınarak düşüncelerini söyleyişin akışına bırakmış, bağlandığı inancı duygusal bir örtüye büründürerek sunuyor, yoruma gerek kalmıyor. Alevi-Bektaşi geleneği dışında kalanlar bile bu koşuğun tadına varabilirler, onu salt şiir olarak düşünebilirler. Oysa tarikata bağlı, biraz duyarlı bir kimsenin bu koşuktan anlayacağı bambaşkadır.
Dil ile dervişlik olmaz
Hâli gerek yol ehlinin
Arılayın her çiçekten
Balı gerek yol ehlinin
Dervişlik boş sözlerle, söyleyişle olmaz, Alevi-Bektaşi anlayışını benimseyip o topluluğa katılmak isteyende gönülden sezme, gönülden kavrama gücünün (hâl) bulunması gerekir. İşte bu "hâl" sözcüğü tasavvuf yolunu seçenlerin ulaşmaları gereken olgunluk aşamalarından biridir.
Kırklar meydanına vardım
Gel beru ey can dediler
İzzet ile selâm verdim
Gel işte meydan dediler
Kırklar bir yerde durdular
Otur deyu yer verdiler
Önüme sofra yazdılar
El lokmaya sun dediler
Kırkların kalbi durudur
Gelenin kalbin artdur
Gelişin kandan berudur
Söyle sen kimsün dediler
Gir semâa bile oyna
Silinsün açılsun ayna
Kırk yıl kazanda dur kayna
Dahi çiğ bu ten dediler
Gördüğünü gözün ile
Söyleme sen sözün ile
Andan sonra bizüm ile
Olasun mihman dediler
Düşme dünya mihnetine
Tâlib ol Hak hazretine
Âb-ı zemzem şerbetine
Parmağını ban dediler
Şeyh Hatayi'm nedir hâlin
Hak'ka şükr et kaldır elin
Gaybetten kesegör dilin
Her kula yeksan dediler.
Bu koşuğu Alevi-Bektaşi aktöresine bir örnek olur diye seçtik. Ozan Alevi-Bektaşi topluluğu içinde hangi kurallara göre davranılacağını şiirin akışında veriyor.
Hublar sultânısın âlemde var hân ol yürü
Âşıkın canında cansın var a cânân ol yürü
Sen rakıybin meclisinde şema gibi yan yürü
Gönlümüzü bize ver de Mısra sultân ol yürü
Yerde kalmaz çûn bilesün ey melek ahım benim
Yalınıza yardım ider vardır Allahım benim
Bî-vefâlık resmini elden gider şahım benim
Gönlümüzü bize ver de Mısr'a sultân ol yürü
Nice kerre dimedim mi gözleri âhû sana
Bî-vefâlık etmemek gerek idi canım sana
Yürü var ömrüm heman simden geru "ya hû" sana
Gönlümüzü bize ver de Mısr'a sultân ol yürü
Yâ ilâhi bilmezem kim n'olısar hâlim benim
Gönlüm aldı müslümanlar şimdi bir zâlim benim
Sevdiğim ömrüm efendim hey gülüm bâlim benim
Gönlümüzü bize ver de Mısra sultân ol yürü
Ey Hatayi bulmadım bir yâr-ü hemdem dünyada
Âh-ü vâhî geçti ömrüm neyleyem ben dünyada
Serv gibi sağ esen kal ser-keşâ sen dünyada
Gönlümüzü bize ver de Mısr'a sultân ol yürü
|