Hz. ALİ’nin ERDEMLERİ
p
Hazırlayan
KAZIM BALABAN
AYDÜŞÜ YAYINLARI
AYDÜŞÜ YAYINLARI
Hazırlayan
KÂZIM BALABAN
Hz. ALİ’nin ERDEMLERİ
Dizgi ve Düzenleme
VEYSEL COŞKUN
Kapak
MAT YAPIM
Baskı-Cilt
BARIŞ MATBAASI
Baskı Tarihi
EYLÜL 2005 İSTANBUL
ISBN 975 - 8565 - 25 - 7
İLETİŞİM ADRESİ
Kazım Balaban
Herrengasse 19
1010 Wien / AVUSTURYA
Tel: GSM: 0043 699 1 954 50 28
İş: 0043 153 170 308
e-mail: kazım.balaban@chello.at
: kazım.balaban@derstandard.at
Hz. ALİ’nin
ERDEMLERİ
Hazırlayan
KAZIM BALABAN
AYDÜŞÜ YAYINLARI
Nuruosmaniye Caddesi Mollafenari Sok.
No: 27 / 3 Cağaloğlu / İSTANBUL
Tel: (0212) 511 63 91-92 Fax: 511 62 99
Kitabı hazırlama döneminde kendilerine az zaman ayırdığım sevgili Aile bireylerime, Musahibime, Kivrelerime, akrabalarıma, Can dostlarıma ve Canlarıma olan vefa borcumu biraz olsun ödeyebilmek adına onlara armağan olsun.
Ayrıca kendisini görme şansına sahip olduğum, Anadolu’nun son büyük Evliyaları arasında olduğuna inandığım Başköylü Hasan Efendinin aziz anısına.
Kazim Balaban
Hakk bir varlık olmuş söylenir adı,
Bin bir ismi vardır, birisi Allah.
Ezeli, ebedi vardır bünyadı
Kevnü kâinatı yaratan Allah.
Onun sevgilisi Muhammed Ali,
Bir nuru vahittir, ezzel ezeli
Akıllara sığmaz onun Kemali
Vahdeti vücutta bir nurdur Allah.
Binbir ismi vardır bilenler için
Hakkı Hakka yakın görenler için
Bu yolu ahkâmı sürenler için
Küntü Kenz ilminin sahibi Allah.
(Başköylü Hasan Efendi)
ÖNSÖZ
Sevgili Dostlar..!
Doğduğumuz evde gözlerimizi açtığımızda evimizin duvarında, yağlı bir beze sarılı ve üstü elişi dantel ile işlenmiş, beyaz kumaştan yapılan torbaya benzeyen bir paketin içinde tefsirli Kuran-ı Kerim vardı. Onun hemen yanında bir kaç da büyük resim asılı duruyordu. Aradan zaman geçtikçe duvardaki resimlerin bazıları yenilendi. Ama bir resim vardı ki zamana direnircesine yerini sürekli korudu. Bu Hz. Ali’nin temsili resmi idi.
Bu özellik elbette sadece ailemize özgü bir şey değildi. Köylerimizde, çevremizde, dostlarımızın evlerinde de bu böyleydi.
Hz. Ali hakkında ki ilk bilgileri Alevi inancına son derece bağlı aile büyüklerimizden öğrendik. Onlar da öyle derin Ehl-i Beyt aşkı vardı ki, Hz. Ali’nin veya Hz. Hüseyin’in ismi her anıldığında, onların ya gözleri doluyor, ya derin bir iç geçiriyorlardı.
Böyle bir ailede büyüdük. Büyüklerimizin duaları bize sürekli “Ehl-i Beytin katarından ve didarından ayrı düşmeyesiniz” olurdu.
Sonra evimizi şenlendiren, gönlü Ehl-i Beyt aşkı ile dolu, cemali nur gibi parlayan Seyyitlerimizden, Pirlerimizden, Mürşütlerimizden, Rehberlerimizden, İkrarımızdan onu duyduk ve dinledik. Kendilerinden çok şey öğrendiğimiz Başköylü Hasan Efendiyi (yeniden rahmetle yad edelim), ondan öğrendik. Zaman ilerledikçe Ehli Beyt, dolayısı ile Hz. Ali hakkında daha fazla öğrenmeye, öğrendikçe daha fazla sevmeye başladık.
İnsan onu yakından tanıdıktan sonra, daha önce ne kadar büyük bir hazineden mahrum kaldığını üzülerek fark ediyor.
Onun zalime karşı yiğitliği ve kahramanlığı, onun yoksula umut, mazluma derman oluşu, onun yüksek adalet sahibi ve adil oluşu, onun bilgeliği, onun sosyal, onun çağdaş oluşu ve saymakla bitmeyecek kadar büyük erdemleri üzerinde barındırması sıradan bir insan için inandırıcılıktan uzak gibi görünebilir. Ama kaynaklarına inip onu tanıyanların aktardıklarını okuduğunuzda bunun anlamını daha iyi kavrıyorsunuz. Yüzyıllardır Alevi Ozanların, Erenlerin, Evliyaların, onun methine doyamayanların anlattıkları “Hikmetinin sırrına varamadık ya Ali” sözlerindeki derin aşkı kısmen de olsa fark ediyorsunuz.
Hz. Muhammed bir Hadisinde şöyle buyururlar. “Ben ilim şehriyim, Ali onun kapısıdır. İlim arayan kapıya gelsin”. Bu hadisin okunmasından sonra yaşananlara baktığımızda yüzlerce insanın Hz. Ali’den ilim ve irfan almak için adeta sıraya girdiklerini görürüz.
Ondan ilim ve irfan alanlar kimi oturdu bunu bir yerlere yazdı, kimi bunu evlatlarına veya dostlarına aktardılar. Onlar da bunu kuşkusuz başkalarına aktardılar.
Aktarıla, aktarıla günümüze kadar geldi.
Ehl-i Beyt dostlarında, o zamanı ve kişileri anlatan o kadar zengin bir birikim var ki, hangi olayı öğrenmeye kalksanız yüzlerce kaynak, yüzlerce tanığa ulaşırsınız. Aktardıkları konular arasında adeta söz birliği etmişlercesine sadece çok küçük nüans farklılıkları görürsünüz. Bu benzerlik Mısır’da ki alimde, Basra’da ki Bilgede, Balkanlarda ki Bektaşi ve Anadolu’da ki Seyyit’te de böyledir. Çünkü hepsi aşk ile bağlanmış ona. Hepsi ondan ilham almış, onda ışık görmüştür.
Bunları okuduğunuzda neden 1400 yıldır onbinlerce yol evladının büyük bir aşk ile “Eşiğine yüz sürmek nasip olurmu ya Ali?” diye özlemle tutuştuklarını daha iyi anlarsınız.
Hz. Ali zamanın en büyük bilgesi, filozofu, devlet adamı, askeri, din adamı ve adaletli bir uygulayıcısıdır. Onu sadece elinde Zülfikâr’ı ile Düldül’ü üzerinde mazlumun ahını alan bir yiğit olarak tanımlamak yetmez. Onun erdemleri aslında çok ama çok daha fazladır.
Biz bu kitabı hazırlarken ulaştığımız kaynakların, aktarmamız gereken cevahirin çok küçük bir kısmını aldık. Onun siyasal kavgalarının detaylarına girmedik. Onun yiğitliklerini konu edinen Cenklerine, Ehli Beyt’i kapsayan boyutlarına girmedik. Yer darlığı sebebi ile sadece küçük örneklerle sınırlamaya çalıştık.
Alevilik 4 Kitabı Hakk görür. Biz ezelden beri (Kalü Bela) Hakk dinini savunuyoruz derler. Hz. Ali elbette diğer Semavi kitaplarda da yazılıdr. Okunur ve bilinir. Biz Oraya da girmedik. Sadece dar bir alandan derleme yapmaya çalıştık.
Onun hakkında dile getirilen, aktarılan okyanus kadar bilginin ve erdemin sadece bir kaç damlasını buraya almaya çalıştık. Bu yüzden almadığımız ve aktarmadığımız diğer sayısız örneğin eksikliğinden dolayı dostlarımız bizi hoş görsünler.
Bugün dünya haritasına baktığımızda göze ilk çarpan İslam ülkelerinde ki görüntü insanı ürkütmektedir.
Bazen oturup düşünüyorsunuz. Acaba Hz. Muhammed ve Hz. Ali bu İslam için mi çabaladılar?
Bu İslam için mi savaştılar?
Bu İslamı mı yer yüzünde egemen kılmak istediler?
Kesinlikle Hayır.
Bu İslam, onların İslamı değil.
Bu uygulama ve görüntü onların istediği İslam değil.
Onların İslamı kitapta kısaca değindiğimzi Rıza şehri İslamıdır.
Onların İslamı Tasavvuf İslamıdır.
Onların İslamı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini 1400 sene önce kaleme alan ve uygulayan İslamdır.
Sevgi ve Barış İslamıdır.
Bir arada ve kardeşçe, dostça yaşama İslamıdır.
Eşit haklara ve Hukukun üstünlüğünü esas alan İslamdır.
Göze ilk çarpan ve şimdi genellikle uygulamada olan bu İslam ise Emevi İslamıdır.
Bu dini Kılıç zoru ile benimseyenlerin İslamıdır.
İslam dinini intikam ve kin üzerine oturtan, talan ve soygunlara alet eden, bağnaz ve yobazlık üzerine kurulu olan ve akıttığı kana bir türlü doymayan İslam, Hz. Ali’nin İslamı değildir ve olamaz.
Diri diri insan yakan, Din adına fetva verip iftiralar atan ve katliamlara davetiye çıkaran, mazluma ah çektiren, kendi dışındaki tüm değerleri red eden anlayış İslam değildir ve olamaz.
Hz. Ali’nin erdemleri ve tarihi duruşu bilinmeden onun hakkında yapılan değerlendirmeler insanı yanıltabilir. Onu çözümsüzlüğe götürebilir veya çözüm adı altında başka bir yanlışa yönlendirebilir. Bunu gidermenin biricik yolu, söz konusu kavramı irdeleyerek değerlendirmektir.
Onu kalemler yazmakla bitiremez. Onu diller okuyarak tam anlatamaz.
Arada bir dalar gidersiniz. Acaba bağlama olmasaydı Anadolu’nun müziği, çoşkusu böyle zengin olabilir miydi? Beyitler, deyişler o zaman böyle etkileyici olur muydu?
Bağlama olmasaydı her halde Anadolu müziğinde büyük bir eksiklik olurdu. Tuzu katılmamış yemek gibi her halde çok lezzetsiz olurdu.
Hz. Ali olmasa Alevilikte her halde böyle içi boş bir Alevilik olurdu.
Hz. Ali’siz bir Alevilik ne oluşabilir, ne anlatılabilir, nede düşünülebilir.
Hz. Ali sevgisi, Aleviliğin sadece lezzeti değil, ayrıca onun izzeti ve ikramıdır.
Onun kemali ve erdemidir. Onun Alfabesi, onun okulu, onun diplomasıdır.
Alevilik onunla güzel olur, onunla güzel görünür, onunla savunulur ve onunla yaşanılır.
Hz. Ali’nin yeri bugünkü görünen dünya haritasında belki hak ettiği yer değildir ama o sevenlerinin kalbinde büyük bir yer edinmiştir. Elbette gönüllü bir yer edinmedir bu.
Bu kitap onu sevenlere yönelik hazırlanmıştır. Arife tarif gerekmez, Onu sevmek bir Rızalık (Gönüllülük) işidir. Sohbetimiz zehiri bal edenlerledir.
Muhabbetlerimle
Kazım Balaban / Eylül 2005 Viyana
D
Güzel aşık cevrimizi
Çekemezsin demedim mi?
Bu bir rıza lokmasıdır
Yiyemezsin demedim mi?
Yemeyenler kalır naçar
Gözlerinden kanlar saçar
Bu bir demdir gelir geçer
Íçemezsin demedim mi?
Pir Sultan Abdal Şah’ımız
Hakka ulaşır ahımız
Dost yoludur Semah’ımız
Uyamazsın demedim mi?
d
Gül veren elde gül kokusu kalır.
Çin atasözü
İÇİNDEKİLER
Önsöz...................................................................................................... 7
1. Bölüm: Ehlibeyt
EHLİ BEYT KİMDİR?......................................................................... 15
Ehl-i Beyt Hakkında Nazil Olan Ayetler........................................... 16
2. Bölüm: Hz. Ali
Hz. Ali Kimdir ?.................................................................................... 26
Hz. Ali’nin İsimleri ve özellikleri........................................................ 30
Hz. ALİ HAKKINDA İNEN AYETLER............................................ 36
3. Bölüm: Medine Vesikası
MEDİNE VESİKASI / RIZA ŞEHRİ.................................................. 42
4. Bölüm: Hz. Ali’den Öz Deyişler, Alıntılar
HZ. ALİ’DEN ÖZ DEYİŞLER ............................................................ 55
HZ. ALİ’DEN ALINTILAR................................................................ 85
HZ. ALİ’NİN HUTBELERİNDEN BAZI BÖLÜMLER................... 90
5. Bölüm: Hz. Ali’den Mektuplar
HZ. ALİ’nin MISIR’A Vali Tayin ettiği HARİS oğlu MALİK
EJDER’E Mektubu............................................................................. 100
Hz. ALİ’nin BASRA Valisi ABDULLAH Bin ABBAS’a
Yazdığı Mektup.................................................................................. 115
MEKTUPLAR VE EVRENSEL BEYANNAME............................. 115
İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRİSİ.................................... 117
6. Bölüm: Hz. Ali’de İlim ve Adalet
HZ. ALİ’NİN ADALETİ................................................................... 123
HZ. ALİ’ NİN İLMİ ve KUDSİYETİ HAKKINDA ...................... 129
7. Bölüm: 4 Kapıda Hz. Ali
4 Kapıda Hz. Ali ................................................................................ 149
4 KAPI 40 MAKAMIN ÖZELLİKLERİ.......................................... 149
4 KAPININ GÜZELLİKLERİ ........................................................... 150
Şeriat kapısının makamları:
.............................................................. 150
Şeriat kapısında Allahın Aslanı Hz. Ali
......................................... 151
Tarikat kapısının makamları
............................................................. 154
Tarikat Kapısında Şahı Merdan Ali
............................................... 155
Marifet kapısının makamları ............................................................ 161
Marifet Kapısında Evliyalar Şahı Hz. Ali ....................................... 161
Hakikat kapısının makamları ............................................................ 169
Hakikat Kapısında Varlığın Nuru Hz. Ali ....................................... 169
8. Bölüm: İslamiyet ve Alevilik
HZ. ALİ HANGİ İSLAMİYET İÇİN SAVAŞTI? .......................... 186
9. Bölüm: Hz. Ali’nin Öğütleri
HZ. ALİ’NİN OĞLU HZ. HASAN’A ÖĞÜDÜ ............................. 202
Hz. ALİ’NİN Başka Bir Zamanda Oğlu Hz. Hasan’a
Söyledikleri ........................................................................................ 203
HZ. ALİ’nin Oğulları Hasan ve Hüseyin’e
Son Öğütleri ............ 204
10. Bölüm: Hz. Ali için ne dediler?
Hz. MUHAMMED’in Hz. ALİ Hakkında Söylediği Sözler ......... 206
MEVLANA'NIN DİLİNDEN HZ. ALİ / ("NA'AT-I ALİ").......... 217
Hz. Ali için Ne Dediler? .................................................................... 218
11. Bölüm: Erenler ve Ozanlar Hz. Ali’yi zikrediyor
Hz. Ali´DEN BİR ŞİİR ....................................................................... 261
7 ULU OZAN GÖZÜ İLE HZ. ALİ.................................................. 261
SİVAS / MADIMAK Şehitlerinin Gözü ile Hz. ALİ ..................... 268
ERENLERİN ve OZANLARIN Gözü ile Hz. ALİ .......................... 270
12. Bölüm: Düvazlar da ve Gülbenkler de Hz. ALİ
DÜVAZLAR DA VE GÜLBENKLER DE HZ. ALİ........................ 285
13. Bölüm: İmamların Çizelgeleri
HİCRİ TAKVİM İLE EHLİ BEYT VE 12 İMAM ÇİZELGESİ....... 297
MİLADİ TAKVİM İLE EHLİ BEYT VE 12 İMAM ÇİZELGESİ . 298
Dipnotlar............................................................................................. 299
Kaynaklar............................................................................................ 303
BİRİNCİ BÖLÜM
EHLİ BEYT
EHLİ BEYT KİMDİR?(2)
Ahir zaman Peygamberi, Hz. Muhammed Mustafa, hakka yürüyeceğini anlayınca 23 Şubat 632 tarihinde Gadirhum denilen bir alanda, rivayetlere göre 80 bini kişiyi aşkın bir topluluğa, Deve semerlerinden bir mimber oluşturarak bunun üstüne çıkıp tarihi Veda Hutbesini okudu. Hz. Muhammed Mustafa, ümmetine seslenerek 2 emanet tavsiye etti.
1- Allahın kelamı Kuran-ı Kerim,
2- Ehl-i Beyt’i.
Hz. Muhammed şöyle dedi. “Kuran ve Ehl-i Beytime ipine sım sıkı sarılın. Kevser Havuzunda her iki emanet bir birinden ayrılmadan bana ulaşacaktır. Ehl-i Beyt’im, Nuh’un gemisi gibidir. Gemiye binenler kurtuldular, binmeyenler helak oldular”.
(Ehl-i Beyt, Hz. Muhammed’in ailesi demektir ve 1- Hz. Muhammed, 2- İmam Ali, 3- Ana Fatma, 4- İmam Hasan ve 5- İmam Hüseyin olmak üzere toplam 5 kişidirler).
Kur’an-ı Kerim düşünce, kanun ve değerler kaynağıdır... Kur’an, hayat programını düzenlemek ve hayat kanunlarını belirlemek üzere inen ilahî vahiy ve sözlerdir...
Kur’an-ı Kerim’de, Ehl-i Beyt’den bahsedilirken iki üslup kullanılmıştır:
1- Onlara özel bir unvan vererek onlardan bahsetmiştir. Tathir Ayeti’nde “Ehl-i Beyt” olarak, Meveddet Ayeti’nde de “Kurba” (Peygamber’in yakınları) olarak onlardan söz edilmesini buna örnek olarak verebiliriz. Bu konuda birçok ayet nazil olmuş ve Sünnet-i Nebevî o ayetleri açıklamıştır; müfessirler ve raviler de, onları kendi hadis ve tefsir kitaplarında nakletmişlerdir.
2- Onlarla ilgili olaylar ve vakıaları kaydetmiş, onların fazilet ve makamlarını anlatmış, onları övmüş ve ümmeti onlara yöneltmek istemiştir. Bu konularda birçok ayet inmiştir. Bu ayetlerin bazılarında, Mübahele Ayeti (Âl-i İmran, 61) ve İt’am Ayeti’nde (İnsan, 8) olduğu gibi, Ehl-i Beyt’den toplu olarak söz edilmiş, bazılarında ise Ehl-i Beyt’in bazı fertlerinden bahsedilmiştir. Örneğin; Maide Sûresi’nin 55. ayeti olan ve “Velâyet Ayeti” diye adlandırılan, “Sizin veliniz, yalnız Allah, O’nun Peygamberi ve iman eden, ibadet eden ve rükû halinde zekât verenlerdir.” ayetinde Hz. Ali’den bahsedilmektedir.
Ehl-i Beyt Hakkında Nazil Olan Ayetler(4)
1- Tathir Ayeti(5)
“Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister” (Ahzab: 33)
Birçok tefsir ve Hadis kitaplarında bu ayet-i kerimedeki “Ehl-i Beyt”ten maksadın, Peygamber’in Ehl-i Beyti ve onların da, “Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” olduğu açıklanmıştır.
Suyutî, ed-Dürr’ül-Mensur adlı tefsirinde, Taberanî’nin, Ümmü Seleme’den şöyle tarif ettiğini bildiriyor: “Peygamber, kızı Fatıma’ya şöyle buyurdu: “Kocanı ve çocuklarını benim yanıma getir.” O da gidip onları getirdiğinde, Peygamber, Fedek’ten getirilmiş olan abasını onların üzerine attı ve mübarek ellerini onların üzerine koyup şöyle buyurdu: “Allah’ım, bunlar Muhammed’in ailesi ve soyudur, kendi rahmet ve bereketlerini Muhammed’in ehli ve soyunun üzerine indir; nasıl ki İbrahim’in soyuna indirdin. Şüphesiz ki sen, övülensin, yücesin.”
Ümmü Seleme: “Ben de abanın altına girmek ve onlara katılmak istedim ve bunun için abanın bir ucunu kaldırdım. Peygamber abayı benim elimden çekti ve abanın altına girmeme müsaade etmedi ve şöyle buyurdu: “Sen hayır ve saadet üzeresin”. Demektedir.
Peygamber’in eşi Ümmü Seleme’den nakledilen diğer bir hadiste de şöyle geçer: “Peygamber, Ümmü Seleme’nin evinde bir yatakta yatmıştı ve üzerine de bir Hayber abası örtmüştü. O sırada Fatıma biraz yemek getirdi. Peygamber buyurdu: “(Ey Fatıma!) Kocanı ve çocukların Hasan ve Hüseyin’i benim yanıma çağır.” O da onları çağırdı. Yemeği yedikleri sırada Peygamber’e şu ayet nazil oldu:
“Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”
Peygamber üzerindeki abanın fazlasını onların (Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in) üzerine örttü, daha sonra elini abadan çıkarıp göğe kaldırarak şöyle dua etti:
“Allah’ım, bunlar benim Ehl-i Beytim ve bana ait olan kimselerdir; öyleyse her türlü pisliği ve kötülüğü onlardan gider ve onları tertemiz kıl.”
Hz. Peygamber, bu sözü üç defa tekrarladı. Ümmü Seleme diyor: “Bende başımı o örtünün altına soktum ve dedim: “Ya Resulullah! Ben de sizinle miyim?” Peygamber iki defa buyurdu: “Sen hayır ve saadet üzeresin.”
Hz. Peygamber, devamlı olarak bu ayetin manasını ümmetine açıklıyor ve bu ayette açıklanan nur ve hidayetten ayrı düşmemeleri için sürekli olarak onların dikkatini bu ayete çekiyordu. Örnek olarak şu hadis-i şerifi zikredebiliriz:
Hz. Muhammed buyuruyor ki:
“Bu ayet (Tathir Ayeti) beş kişinin hakkında nazil olmuştur: Ben, Ali, Fatıma, Hasan, ve Hüseyin”. Bu ayetin tefsirinde, Ehl-i Beyt’den maksadın kimler olduğu hakkında Aişe’den şöyle bir rivayet eder.
“Bir gün Peygamber üzerinde siyah yünden dokunmuş nakışlı bir kumaş olduğu halde dışarı çıktı. O sırada Hasan bin Ali geldi, Peygamber onu o kumaşın altına aldı; sonra Hüseyin geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı; sonra Fatıma geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı; daha sonra da Ali geldi, geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı ve şu ayeti okudu: “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.” (Ahzab: 33)
Kur’an-ı Kerim, Ehl-i Beyt’den bahs ederken onların her türlü fenalıktan pâk ve temiz olduklarını belirtmektedir.
Peygamber, sabahları Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın kapısına gelerek onları “Ehl-i Beytim” diye çağırıyor, böylece onların şahsiyetini ümmetine tanıtıp anlatarak, dikkatleri onlara çekmek ve Ehl-i Beyt’e sevgi, itaat gösterilmesini amaçlıyordu.
Sahabe’den Taberanî, Ebu’l-Hamra’dan şöyle rivayet ediyor: “Altı ay Peygamber’in, Ali ve Fatıma’nın kapısına gelip şöyle dediğine şahit oldum: “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.” (Ahzab: 33)
Fahr-i Razî de bu Hadisi şöyle naklediyor:
“ Resulullah, Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın evine gelip; “Ey Ehl-i Beyt! “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.” derdi.
2- Meveddet Ayeti
“(Ey Peygamber! Müslümanlara) De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma (Ehl-i Beytime) sevgidir.” (Şûra: 23)
Hz. Peygamber, bu ayetten kimlerin kastedildiğini ve sevgileri ve itaatleri farz olanların kimler olduğunu Müslümanlara beyan etmiştir.
İslam Hadis ve tarih yazarları bu ayetteki “Kurba” (Peygamber’in yakınları) kelimesinden maksadın, “Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin” olduğunu nakletmişlerdir.
Dönemi yansıtan gelişmelere bakılırsa inanmayanlar kendi aralarında konuşurlarken “Acaba Muhammed, yaptıklarından dolayı karşılık olarak bir şey isteyecek mi?” diye konuşurlar. O zaman; “De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma (Ehl-i Beytime) sevgidir.” (Şûra: 23) ayeti nazil olur.”
“Meveddet ayeti nazil olduğunuda “Ya Resulullah! Sevgi ve muhabbetleri bize farz olan yakınların kimlerdir?” diye sordular. Resulullah: “Onlar Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır.” Diye buyurdular.
Hz. Peygamber, kızı Hz. Fatıma’yı çok seviyor ve şöyle buyuruyorlar:
“Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; onu inciten, rahatsız eden beni incitip rahatsız etmiştir.”
İslam kaynaklarına göre ve yaşanılan Aleviliğe yansımasına bakılırsa, Hz. Muhammed’in, Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin’i çok sevdiği görülmektedir.
Ehli Beyte inanan, aradığı çoğu erdemi onlarda bulan ve dolayısı ile sonsuz sevgi duyan Peygamber’in ümmeti de onları sever ve yüreğinde hisseder. Kur’an-ı Kerim de buyurulur: “(Ey Peygamber! Müslümanlara) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da siz sevsin.” (Âl-i İmran: 31)
“... Ve ona (Peygamber’e) uyun ki doğru yolu bulmuş olasınız.” (A’raf: 158)
“Onun (Peygamber’in) emrine aykırı hareket edenler, Allah’ın azabından sakınsınlar.” (Nur: 63)
“(Ey Müslümanlar!) Andolsun ki, Allah’ın Resulü’nde sizin için uyulacak güzel bir örnek var. (O, sizin için en güzel örnektir) “. (Ahzab: 21)
Hz. Peygamber’in, Hz Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i sevdiği ve onlara önem verdiği için, Müslümanların da Peygamberine uyarak onları sevmesinin, onlara önem vermesinin Allahın emir olduğu da böylelikle anlaşılır.
Ehl-i Beyte dua edip salâvat göndermek, büyük bir makama sahip olan Ehl-i Beyt’i anmak ayrıca büyük bir ibadettir..
İmam Şafiî bir şiirinde şöyle diyor:
“Ey yolcu! Mina kumluğunda biraz dur; seher vakti hacılar Mina’ya akın yaptıklarında, büyük bir ırmak gibi coşup gittiklerinde, Hif’in sakinlerine ve ayaktakilere seslen; onlara de ki: Eğer Muhemmed’in Ehl-i Beyti’ni sevmek rafizilik ise (dini terketmkse), öyleyse bütün insanlar ve cinler tanık olsunlar, ben rafiziyim.”
İbn-i Abbas adlı Sahabe’ninrivayet ettiği hadiste: “Meveddet Ayeti nazil olduğunda Müslümanlar Resulullah’a: “Muhabbeti ve sevgisi bize farz olan akrabaların kimlerdir ya Resulullah?” diye sordular. Resulullah, “Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır.” diye buyurdular.”
Hz. Peygamberin ümmetine: “Ben sizden peygamberlik ve Allah’ın ahkâmını tebliğ etme yolunda çektiğim zahmetler ve zorluklara karşılık Ehl-i Beytimi ve yakınlarımı sevmekten başka bir şey istemiyorum.” Hadisinin, gerçekte, ümmetin takip edeceği yolu öğrenmekte kime başvuracaklarını göstermektedir.
3- Mübahele Ayeti
“(Ey Peygamber!) Sana gelen bilgiden sonra, kim seninle bu hususta tartışacak olursa, de ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra Allah’ın lânetini yalancıların üzerine kılalım.” (Âl-i İmran: 61)
İslâm tarihinde “Mübahele” olarak rivayet edilen çok önemli bir olaya göre: “Hıristiyan olan Necran kabilesinden bir heyet, Hz. Muhammed’in yanına gelip onun peygamberliği hakkında bahsedip delil isteyince, Allah bu ayeti göndererek Hz. Muhammed’e; Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i yanına alıp çöle çıkmasını, Hristiyanlara da kendi hanım ve çocuklarıyla birlikte çöle çıkmalarını, sonra da Allah’tan yalancıların üzerine lânet ve cezasını indirmesi için dua etmeleri emredilir.”
Zemahşerî, Keşşaf adlı tefsirinde şöyle yazar:
“Hz. Peygamber, Necran Hıristiyanlarını mübahele etmeye çağırdığı zaman dediler ki: “Müsaade edin, dönüp bu konuda biraz düşünelim. Kendi aralarında toplanıp konuştukları zaman, fikir sahipleri olan (Necran papazı) Akıb’e dönerek: “Ey Mesih’in kulu! Senin görüşün nedir?” diye sordular. O da şöyle dedi: “Ey Hıristiyan Cemaati! And olsun Allah’a ki, siz Muhammed’in Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ve O’ndan hak bir kitap getirmiş olduğunu biliyorsunuz. Allah’a andolsun ki, Peygamberi ile mübahele eden hiçbir ümmetin büyükleri diri kalmamış ve küçükleri de büyümemiştir. Eğer onunla mübahele ederseniz, gerçekten hepimiz helâk oluruz. Bununla beraber yine de kendi dininizin üzerinde kalmak isterseniz, bu şahısla (Muhammed’le) vedalaşın ve kendi diyarınıza dönün.”
Bu arada Hz. Peygamber, Hz. Hüseyin’i kucağına almış, Hz. Hasan’ın elinden tutmuş, peşi sıra Hz. Fatıma ve onun peşi sıra da Hz. Ali olduğu halde geldi ve: “Ben dua ettiğim zaman siz de amin deyin.” diye buyurdular.
Necran papazı bu manzarayı görünce, Hıristiyanlara dönerek şöyle dedi:
“Ey Hıristiyan topluluğu! Ben öyle simalar görüyorum ki, Allah bir dağı onların hürmetine yerinden koparmak istese, koparır. Onlarla mübahele etmeyin. Eğer mübahele ederseniz, helâk olursunuz ve kıyamet gününe kadar yeryüzünde bir Hıristiyan kalmaz”. Bunun üzerine Hristiyanlar, Hz. Peygamber’e dediler ki: “Ey Ebe’l-Kasım! Biz seninle mübahele etmemeye karar verdik; sen kendi dininde kal, biz de kendi dinimizde.”
Hz. Peygamber’ de şöyle buyurdu: “Eğer mübahele etmiyorsanız, öyleyse İslâm dinini kabul edin ve Müslüman olun ki, Müslümanların menfaat ve zararlarına ortak olasınız”. Hıristiyanlar bunu kabul etmeyince, Peygamber şöyle buyurdu:
“Öyleyse sizinle savaşacağım.”
Onlar şöyle dediler:
“Bizim Arap milleti ile savaşmaya gücümüz yoktur. Fakat seninle bir anlaşma yapmaya hazırız. Eğer bizimle savaşmaz, bizi korkutmaz ve bizi kendi dinimizden döndürmezseniz, her yıl size iki bin tane elbise veririz. Bunların yarısını safer ayında ve yarısını da recep ayında veririz. Bundan başka, bir de demirden dokunan otuz adet zırh veririz”.
Peygamber’de buna razı oldu ve daha sonra şöyle buyurdu:
“Canım elinde olan Allah’a andolsun ki, Necran ehlinin helâk olma vakti gelip çatmıştı. Eğer onlar mübahele etmiş olsalardı, şüphesiz ki suret değişip maymun ve domuz olacaklardı ve bu sahra onlar için ateşten bir cehenneme dönecekti. Hatta ağaçların üstündeki kuşlar da dahil olmak üzere Necran ehlinin hepsi helâk olacaktı ve bir yıl bile geçmeden bütün Hıristiyanlar yok olup gideceklerdi.”
Zemahşerî, bu olayı naklettikten sonra, Mübahele Ayetinin tefsiriyle ilgili olarak Ehl-i Beyt’in büyüklüğü hakkında Aişe’den rivayet ettiği bir hadis ile Ehl-i Beyt’in makamını açıklıyor:
“Allah-u Teala bu ayette, onları ‘kendimiz’ diye tabir edilen kimseden de önce zikretmiştir ki, onların Allah katındaki özel makamlarını ve yakınlık derecelerini açıkça bildirsin. Bu ayet, ‘Ashab-ı Kisa’nın fazilet ve üstünlüğüne en büyük ve en güçlü bir delildir”.
“Aynı zamanda bu olay, Hz. Resulullah’ın nübüvvetinin doğruluğuna da güzel bir delildir. Zira ister dost olsun, ister düşman, hiçbir şahıs, Hıristiyanların, Hz. Peygamber’in mübahele isteğini kabul ettiklerini nakletmemiştir.”
İslam ile inanmayanların ordusunun karşı karşıya geldiği bu olayda sadece bunların öne çıkması, onların hidayet önderleri, ümmetin seçkinleri, ileri gelenleri ve ümmet içinde duları geri dönmeyen, sözleri yalanlanmayan en temiz ve en kutsal kişiler olduklarını göstermektedir.
Fahr-i Razî, Tefsir-i Kebir adlı eserinde Zemahşerî’nin naklettiği rivayeti aynen nakletmiş ve söz konusu ayetin tefsirinde Zemahşerî’nin sözlerine katılarak şunu da eklemiştir: “Bil ki, bu hadisin doğru olduğuna tefsir ve hadis ehli ittifak ve icma etmişlerdir.”
4- Salâvat (Salât) Ayeti
“Şüphe yok ki Allah ve melekleri Peygamber’e salât (rahmet) ederler. Ey inananlar, siz de ona salât edin ve tam teslimiyetle ona selâm verin.” (Ahzap: 56)
Kuranı Kerim, Ehl-i Beyt’in pak ve tertemiz olduğunu, açıklamıştır. Din Alimleri de Kur’an ayetleri ve Hadislerden faydalanarak Ehl-i Beyt’in kimler olduğunu isimleriyle belirlemiş, onların “Hz. Muahmmed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin” olduklarını beyan atmişlerdir.
Fahr-i Razî, Tefsir-i Kebir’inde adlı eserinde şu Hadisi naklediyor: “Hz. Peygamber’den: “Ya Resulallah! Sana ne şekilde salâvat getirelim?” diye soruldu. ‘Peygamber, “Bana şöyle salâvat getirin” buyurdu: “Allah’ım, Muhammed’e ve Muhammed’in Ehl-i Beyti’ne salât et, nasıl ki İbrahim’e ve İbrahim’in Ehl-i Beyt’ine salât ettin; Muhammed’e ve Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine bereket ver, nasıl ki İbrahim’e ve İbrahim’in Ehl-i Beyt’ine bereket verdin. Şüphesiz, sen beğenilmişsin, yücesin.”
Eğer. “Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlarsa, artık bizim salâvat getirmemize ne gerek var?” diye sorulursa, deriz ki: “Hz. Peygamber’e salâvat getirmek, onun salâvata ihtiyacı olduğu için değildir. Yoksa Allah’ın salâtından sonra meleklerin salâvatına da ihtiyacı kalmazdı. Salâvat, Peygamber’e karşı bizden taraf bir tazim ve saygıdır. Bu vesile ile sevap kazanabiliyoruz. İşte bunun içindir ki, Hz. Peygamber buyuruyor: “Kim bana bir defa salâvat getirirse, Allah da ona on defa salât eder.”
Suyutî de, ed-Dürü’ül-Mensur adlı tefsirinde şöyle yazıyor:
“Abdurrezzak, İbn-i Ebî Şeybe, Ahmed, Abd bin Hamid, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbn-i Mace ve İbn-i Merdeveyh, Ka’b bin Umre’den şöyle nakletmişlerdir: “Bir gün adamın biri, Hz. Peygamber’e: “Ya Resulallah! Sana selâm vermenin usulünü öğrendik, bize sana salâvat getirmenin şeklini de öğretir misin?” diye sordu. Hz. Peygamber buyurdular: “De ki: Allah’ım, Muhammed’e ve Muhammed’in Ehl-i Beyti’ne salât (rahmet) et, nasıl ki İbrahim’e ve İbrahim’in soyuna salât ettin. Gerçekten sen övgü ve izzet sahibisin.”
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Cimri, benim ismim yanında anıldığı zaman, bana salâvat getirmeyen kimsedir.”
5- İnsan (Dehr) Sûresi: 5-22)
5. İyiler ise, kâfûr katılmış bir kadehten (cennet şarabı) içerler.
6. (Bu,) Allah’ın has kullarının içtikleri ve akıttıkça akıttıkları bir pınardır.
7. O kullar, şiddeti her yere yayılmış olan bir günden korkarak verdikleri sözü yerine getirirler.
8. Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.
9. “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.”
10. “Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden korkarız” (derler).
11. İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger; parlaklık, sevinç verir.
12. Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve ipekleri lütfeder.
13. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar; ne yakıcı sıcak görülür orada, ne de dondurucu soğuk.
14. (Cennet ağaçlarının) gölgeleri, üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur.
15. Yanlarında gümüşten kaplar ve billûr kupalar dolaştırılır.
16. Gümüşten öyle kadehler ki onları istedikleri ölçüde tayin ve takdir etmişlerdir.
17. Onlara orada bir kâseden içirilir ki (bu şarabın) karışımında zencefil vardır.
18. (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebîl denir.
19. O insanların etrafında öyle ölümsüz genç nedîmler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın.
20. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün.
Bu ayetlerde cennet ile müjdelenen Ehl-i Beyt’tir.
Zemahşerî, bu ayetlerin tefsirinde şöyle diyor:
“İbn-i Abbas nakletmiştir: “Bir gün Hasan ve Hüseyin hasta olmuşlardı. Hz. Peygamber ashaptan bir grup ile birlikte onları görmeye gittiler. Bu ziyaret esnasında: “Ey Ebe’l-Hasan, çocuklarının şifası için bir adak ada” buyurdular. Ali, Fatıma ve hizmetçileri Fizze, her üçü, “Hasan ve Hüseyin şifa bulurlarsa, üç gün oruç tutacağız.” diye nezrettiler. Hasan ve Hüseyin şifa buldular. Fakat o günlerde evlerinde yiyecek herhangi bir şey yoktu. Ali, Şem’un isimli bir Yahudiden üç sa’ miktarında arpa borç aldı. Hz. Fatıma onun bir sa’ını öğütüp kendi sayılarınca beş adet ekmek pişirdi. Onları iftar vakti yemek için önlerine koydukları sırada, bir dilenci kapının önünde durup şöyle seslendi: “Selâm olsun size Ey Muhammed’in Ehl-i Beyt’i! Ben bir fakirim; bana yiyecek verin, Allah size cennet sofralarından yedirsin.” Bunun üzerine, hepsi fedakârlık edip ekmeklerini dilenciye verdiler ve kendileri suyla iftar edip o geceyi öylece sabahladılar. Ertesi gün yine oruç tuttular. Akşam vakti sofra başına oturup iftar edecekleri sırada, bu sefer bir yetim kapıya gelip yiyecek istedi. Onlar da ekmeklerini ona verdiler ve o gün de aç kaldılar. Üçüncü gün iftar vakti bir esir gelip yiyecek istedi. Onlar da iftarlıklarını ona verdiler. Ertesi gün Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin’ın ellerinden tutup Hz. Peygamber’in huzuruna geldiler. Hz. Peygamber, onları açlıktan titrer halde görünce şöyle buyurdu: “Sizi bu halde görmek bana çok ağır geliyor.” Daha sonra onlarla beraber Fatıma’ın evine geldiler. Hz. Peygamber kızı Fatıma’ı mihrabında açlıktan karnı vücuduna yapışmış ve gözleri çukurlaşmış bir halde gördü. Bu manzara, Peygamber’i çok üzdü. Bu sırada Cebrail nazil oldu ve: “Ey Muhammed! Allah böyle Ehl-i Beyt’ten dolayı seni müjdeliyor.” dedi ve İnsan Sûresini Peygamber’e okudu.”
Bu ayetler, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için inmiş ve Cennetle müjdelenenler olduğunu İslam kaynakları ortaya koymakta, Hadislerle de aktarmaktadır.
İKİNCİ BÖLÜM
HZ. ALİ
HZ. ALİ KİMDİR?
Hz. Ali, Milâdi takvime göre 21 Mart 598’de (bazı kaynaklara göre 21 Mart 599 da) Mekke / Kabe’de doğmuştur. 24. 01. 661 tarihinde ise, Abdurrahman İbni Mülcem-i Murâdî adlı bir Harici tarafından zehirli bir kılıçla şehit edilmiştir. (Kimi kaynaklar Hz. Ali’nin şahadetini 28 Ocak 661 olarak açıklarlar) Kabrinin Necef’de olduğu sanılıyor. Asıl adı Abd’ül Menaf’tır.(8)
Hz. Ali’yi şehit eden bir Harici’dir. Hariciler, Hz. Ali taraftarları içinden çıkan bir guruptur. Hz. Ali Halife olduktan sonra ona başkaldıran ve onu tanımayan Muaviye ile Hz. Ali arasında çeşitli ihtialflar çıktı. Kılıç zoru ile müslüman olanlardan olan Muaviye eskiden beri kin güttüğü ve fırsatlar kolladığı Hz. Ali’ye karşı Osman’ın öldürülme olayını bahane ederek savaş açtı. Sıffeyn savaşı denilen bu savaşı Hz. Ali kazandı. Ancak Muaviye hile ile başka çelişkiler yarattı ve Hz. Ali taraftarları arasında huzursuzluklar çıkarttı. Bu huzursuzluklar sonucu Hz. Ali taraftarları içinden çıkan Harici’ler hem Hz. Ali ve hemde Muaviye’nin ortadan kaldırılmasını planlayarak Hz. Ali’yi şehit ettiler. Muaviye ise yaralı kurtuldu.
Hariciler bu olaydan sonra hep Hz. Ali taraftarları ile savaşarak varlıklarını sürdüren bir gurup olarak günümüze kadar geldiler. Bugün Afrika’nın kuzey taraflarında, Cezayir, Tunus ve Trablus’un bâzı yerlerinde, Doğu Afrika’da, Zengibar’da Maksat ve Oman’da bir miktar mensupları vardır. Asıl merkezleri Zengibar’dır
Alevi inancında Hz. Alinin doğum tarihi 21 Mart’tır ve bugün Nevroz (Nevruz) Bayramı kabul edilir. Aleviler arıca bugünün başka kudsiyetlerine de inanırlar. Nevruz da kimi yörelerde 9 güne kadar oruç tutulur, kurbanlar kesilir, kabirler ziyaret edilir ve sadakalar dağıtılır. Ateşler yakılır, halaylar çekilir, türküler söylenir, yaşama coşku ile bağlanarak umutlar yinelenir. Nevruz Alevilikte bir neşe ve Barış bayramıdır.
Hz. Ali, İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in amcasının oğludur. Onun yanında büyümüş ve eğitimini önemli ölçüde ondan almıştır. İslamiyet’i ilk kabul eden kişidir. Ayrıca Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatima ile evlenmesi vasıtası ile onun damadıdır. Hz. Muhammed’in “Ehl-i Beyt’im” yani ailem dediği kişilerden biridir. Hz. Fatima’dan doğan çocukları vasıtası ile Peygamber soyunun sürdürücüsüdür.
Hz. Peygamber, kendisinden sonra Halifenin kim olması gerektiği konusunda belirttiği beyan ve Hadisleri doğrultusundan yerine Vekil bırakmak istediği kişidir.
Hz. Peygamber bir çok Hadis ve sohbetinde kendisinden sonra Hz. Ali’yi Halife olarak tanıtmıştır. Ne var ki Hz. Peygamberin vefatı ile verilen sözler unutulmuş ve Hz. Ali ile bazı taraftarları Hz. Peygamberin defin işlemleri ile ilgilenirken, diğerleri acele tarafından Ebu Bekir’i Halife seçerek bir oldu-bitti vakası ile Hz. Ali’nin hakkı olan Halifelik makamını gasp etmişlerdir.
Hz. Muhammed’in Halifelik makamını Hz. Ali’ye layık görmesi ve onu önermesi elbette sıradan bir akrabalık ilişkisi olamazdı. Böyle olsa Hz. Muhammed’in kendi diğer bazı akrabalarını da bu mantıkla gözetmesi gerekirdi. Hz. Muhammed bir Hadislerinde Hz. Ali’yi kast ederek ‚”Ali’nin on sekiz özelliği var ki, bunların hiç biri bu ümmetten hiç kimsede yoktur” buyurmuşlardır. Bu özelliklerden bir kısmı sadece akrabalık ilişkisi ve benzeri anlamlarla değerlendirilse bile, diğer başka özellikleri muhakkak ki Hz. Ali’nin olağanüstü birikim ve yeteneklerinden kaynaklanıyordu.
Hz. Muhammed ‚” Ben İlim şehriyim, Ali onun kapısıdır, İlim isteyen kapısına gelsin” derken, diğer bir yanı ile de muhakkak ki Hz. Ali’nin bilgeliğine dikkat çekiyordu.
Hz. Ali’nin en önemli özelliklerinden bir kaçı, insani ahlâk, yiğitlik, mazlumu koruma, cömertlik, yardımseverlik, erdem, vefa, olgunluk ve yola bağlılık konusunda “güvenilir olmak”tır. 1400 yıllık tarih boyuna dillere destan olacak ölçüde sevenlerinin gönlünde taht kurmasının hikmetlerinden biri budur.
Alevi-Bektaşiliğin temel ahlak ilkesi olan “Eline, Diline, Beline sahip olmak” anlayışı Hz. Ali’de simdelenir. Onu bu yolun ana ilkesi haline getirir. Onun günsel yaşam ilkeleri ve yüzlerce söz ve konuşmalarını içeren deyimlerini bir araya getirdiğimizde bu anlamın ne kadar doğru olduğu çok net bir şekilde ortaya çıkar.
Hz. Ali’nin öğretileri arasında en çok öne çıkan öğelerden biri onun büyük ilim sahibi olması ve bunu insanlarla paylaşmak istemesidir. Ayrıca ilimi iyi anlamak, halkın yararına kullanmak, yolu gözetmek anlaşılmalıdır.
Gereksiz ve yanılgılı konuşmamayı özellikle gözetmekte, barış içinde ve hoşgörülü olmayı telkin etmektedir. Zulmü ve insanlara haksızlığı şiddetle men etmekte, defalarca haksızlığa uğranılsa dahi, insanların kendilerine haksızlık edenlere zulüm yapmamalarını ısrarla vurgulamaktadır.
Her türlü yalan, dolan, iftira, ikiyüzlülük ve kem sözden insanları caydırmaya çabalar. Mütevaziliği ve alçakgönüllüğü öven, cahil ve yeterince erdem sahibi olanlardan mesafeli durulmasını öneren, dayanışmayı, dürüstlüğü ve adaleti bayrak edinen bir ulu zattır Hz. Ali. İnsan olmanın temel ilkelerinden biri olarak da nefsin köreltilmesini (kontrol altına alınmasını) tavsiye eder ve uygular.
Hiç bir insanı kınamayı hoş görmediği gibi, insanları mensup olduğu kavimler (ırklar) konusunda da eşit tutar. İnsan haklarına son derece uyan ve saygı duyan, Kul hakkını kutsal gören, insanların kula hakkına riayet etmelerini, müslüman olmasalar dahi tüm insanlara adaletle yaklaşılmasını telkin eder.
Kimsesizleri, yetimleri, dulları, köleleri, yaşlıları, bedensel özürlüleri ve çaresizleri korur. Onlara toplumun dayanışma ruhu ile sahip çıkmalarını, onlara umut verilmesini ister.
Hz. Ali, gönül zenginliğini, mal zenginliğinden üstün tutar. Erdemi, olgunluğu; kişinin kendisini bilmesi olarak görür. Dünyevi tutkulardan uzak mutasavvıf bir kişilik sergiler. Şöhret ve zenginliği önemsemez. İnsanların gönül gözünü açmalarını ve tasavvufa yönelmelerini telkin eder.
Tarihin akışı boyunca binlerce devlet yöneticisi, kahraman, imparator ve din adamı yaşamıştır. Bunların kendi çaplarına göre etkileri olmakla birlikte çoğu unutuldu veya adeta unutulma noktasın gelindi. Hz. Ali ise unutulması bir yana araştırılıp incelendikçe, gizemi ve büyüklüğü daha da arttı. Günden güne daha da fazla bir ilgi ile aranılan bir Evliya oldu.
1400 yıldır dünyanın pek çok farklı coğrafyalarından milyonlarca kişi “Medet ya Ali” diyor. Eşiğine yüz sürmek, kapısına kul olmak dileği ile feryad ve figan ediyor. Yalvarıyor. Yakarıyor. Ona yakın olmanın hayali ve umudu ile çırpınıyor. Onu anıyor. Onu okuyor, deyişlerinde, semahlarında, ayinlerinde ve muhabbetlerinde derin bir coşku ile yad ediyor.
Bunun nedenlerine bakınca karşımıza pek çok olağanüstü özelliklerle donanmış bir dahi ve ulu Evliya çıkıyor.
Hz. Ali hem din adamı ve hem de büyük bir din alimidir.
O hem olağanüstü bir bilgi ile donamış bir filozof hem birikimini toplumu ile paylaşan bir bilge.
O hem arı, hem de arıtıcı.
O hem bir asker hemde bir kahraman.
O hem zengin, hem de yoksul.
O hem devletin başındaki Halife hem de bir işçi veya köylü.
O hem toplumsal hem de siyasal bir önder.
O hem hatip, hem de bilgisine ve kalemine erişilmez bir yazar
O hem zahiri, hem de batini bir sır.
O hem başta, hem sonda.
O hem insan, hem nur.
O hem yaratanın nuruna ulaşmış bir yaratıcı, hem de yaratılmış fakir bir kul.
O hem gözlerin, hem de kalplerin görmeye çabaladıkları deha.
O hakkında yüzyıllardır “Sırrı hakikatına eremedik” denilen Veliullah
Tarihler boyunca pek çok ünlü yazarlar, ünlü araştırmacılar derler ki: “Eğer denizler mürekkep, bütün ağaçlar kâlem olsa, Âdem oğulları yazıcı olsalar, cin tayfası da hesap tutsalar; Yâ Ali, senin fazîletlerini tamamlayamazlar.”
Yine alimler derler ki: “İmâm-ı Ali’yi seven saadete erişmiştir, ona düşman bulunan şakî’dir, her türlü günahı işleyen hayduttur. İmâm-ı Ali’yi sevmek îmandan gelir, ona düşmanlık küfür ve nifâktandır.”
Hz. Ali’nin İsimleri ve özellikleri
HZ. Ali’nin ismi anılırken (K.V.- Keremallahü Veche) denir. Bu onun İslam öncesi hiç putlara tapmadan müslüman olduğu için verilmiş bir unvan veya taltiftir. Hz. Ali sahabenin en büyüklerindendir. Hayatta iken Cennetle müjdelenen on sahâbeden biri ve İmamların birincisidir.
Arap yarımadasında o zamanlar bir gelenek vardır. Insanlara hitap edildiği zaman çocuklarının ismi okunur ve onun babası diye hitap edilirlerdi. Bu günkü türkçe ile yorumladığımızda Ahmet’in babası veya Mustafa’nın babası anlamında kullanılabilir. Ayrıca o yörenin bir diğer geleneği ise biraz da Yahudilerle inatlaşma sonucu edindikleri bir mentalitedir. Yahudi inancında, bu inancın devamı genellikle kız çocukları üzerinden devam eder. Yani Yahudi bir aileden doğan bir kız başka inançtan biri ile örneğin bir Budist ile evlense, ondan doğacak çocuklar otomatikmen Yahudi’dir. Ancak Yahudi bir aileden doğan bir erkek başka inançtan biri ile örneğin bir Budist ile evlense, onun çocukları Yahudi değildir. Yahudi olabilmeleri için bir takım Yahudi inanç presedürlerini yerine getirmesi gerekmektedir. Bu vesile ile soyun, yani neslin yürümesi bu coğrafyada çok önemli görülmektedir. Bu hem Kabile yaşamının bir töresi, hem de dini değerlerin devamı için önemsenen bir değerdir. Arap yarımadasında yaşayan insanların erkek evlatları varsa zaman zaman çocuklarının adları anılarak babalarına hitap edilmesi, ayrıca onları onere eden, onları sevindiren bir hitap biçimidir. Onların soylarının devam edileceğinin tasdik edilmesi, bunun müjdelenerek telaffuz edilmesi anlamına gelir.
Bu vesile ile Hz. Ali’nin diğer künyeleri ise çocuklarının adlarından ötürü Eb’ül Hasan ve Eb’ül Hüseyin’dir.
Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’ye hitapta bulunarak kendisine “Ebû Türâb” demiştir. Ebu Türap toprağın babası anlamına gelir. Ayrıca mütevazilik, her türlü bencillik ve kibirlikten uzak olmak, basit bir deyim ile yer olmak, kendisini halk için herkesden daha alçakgönüllü demeye de Turap olmak adı verilir. Hz. Ali’ye bu ismin verilmesinin diğer anlamı da onun yukarıda saydığımız özelliklere sahip olmasıdır. Bu Ulu zat bir sözünde şöyle der “Ben müminlerin Emiriyim. Onların en yoksulunun yediğini yemeli ve giydiğini giymeliyim ki yoksul olanlar hallerinden utanmasın, şükretsinler” Bu mütevazilik ancak kendisine toprak kadar tevazu gösteren insanların genişliğidir. Turaplık ayrıca bir doğa ve evren yasasıdır. Başka bir deyimle Varolma yasasıdır. İnsan topraktan gelmiş ve doprağa dönecektir. Bir insanın kendisini toprak görmesi onun büyüklüğü ve ululuğudur.
Başka bir açıdan baktığımızda da Turaplık (Toprak) cömerttir. İnsanoğluna karşılıksız nimet verendir. Ona ürün ve ihsan ulaştırma, onun gıda deposodur. Toprak olmadan insanoğlu yaşayamaz. Toprak olmadan insanoğlu onun içinden çıkan enerji ve maddelere, doğal madenlere sahip olamaz. Toprak doğayı, başka bir deyimle evreni var eden temel etkenlerden biridir. Güneş, su, hava ve toprak insanoğlunu var eden, ona yaşam olanağı verebilen temel etkenlerdir.
Cenabı Allahın, Hz. Adem’i topraktan yaratması bundandır. Toprağın varlığını ve nimetini red edip onu küçümseyerek “Ademi çamurdan yarattın, beni ateşten. Ben ondan üstünüm ve ona itaat etmem” diyen, Allaha başkaldıran ve nimeti red eden Şeytandır. Şeytan turaba, yani doğaya isyan etmiştir.
Varolma yasasına isyan etmiştir.
Şeytana lanet edilmesi ve tüm kötülüklerin anası olarak kudsi kitaplarda yer verilmesi bundandır.
Toprak ayrıca ayıpları örtendir. Tüm atıklar ve artıklar doprağa atılır. Toprağa gömülür.
Toprak bundan küsmez. Nimet ve ihsanda cimri davranmaz. Yeşillik verir. Bitki örtüsü ile süslenerek insana yaşamı sevdirir. Bu yüzden ona Toprak ana da denilir. O toprakların belirli bir yerinde dünyaya gelip yer yurt edinen insanlar oraya Anavatan derler. Onu sever ve onunla bütünleşirler. Ona sahip çıkarlar. Belirli yerlerini çizerek üstüne harita yapar ve bayrak dikerler. Uğruna şiirler okur, destanlar yazar ve gerekirse paylaşamadıkları için birbirleri ile savaşırlar.
İnsanoğlu toprağın üstünden yararlanır, toprağın altından yararlanır, toprağın çeşidinden yararlanır. Tarih var oldukça üzerinde en çok müzakere edilen, paylaşımında çelişki duyulan gene topraktır.
Toprak kucaklayandır. Toprak bütünleyen, toprak örten, toprak yaşamın temel yasasıdır. İnsanoğlunun üstüne basıldığından dolayı kendini toprak görmesi her ne kadar mütevazilik ise de, diğer güzellikleri ile bir erdemdir. Güzellik ve zenginliktir. Geniş ve büyük olmaktır.
Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye Ebu Turap demesinin ve onun bu künyeyi severek kullanmasının derinliği onun çok yönlü erdemidir.
Hz. Ali’ye Kahramanlığı ve çok cesur olmasından dolayı ona verilen isimlerden Aslan, Allahın Aslanı, Haydar, Kerrâr veya Haydar’ı Kerrâr deyimlerini bir arada değerlendirelim. Haydar, Kerrâr veya Ebu Kerrâr kavramları yiğitliği, kararlılığı, gözüpekliği simgelerler.
Haydar-ı Kerrâr döne döne ve tekrar saldıran, vaya dönerek yılmadan saldıran yiğit anlamında telaffuz edilir. Tanrının Aslanı düzeyinde yiğitliği simgeleyen ve Hz. Ali için söylenen Haydar ismi, Alevi inancında derin bir yer edinmiş ve bu isim nesiller boyu yeni doğan çocuklara verilerek Hz. Ali sevgisi sahiplenilmiştir.
Zaten Hz. Ali’nin en çok bilinen özelliği yiğitliği, özverisi ve yılmadan her tehlikede öne çıkmasıdır. Onun bu yiğitliğinden dolayı pek çok temsili resmi çizilmiş ve pek çok resimde elinde Zülfikârı ile Düldül üzerinde görülmektedir. Hz. Ali ve Hz. Muhammed tarafından Uhud savaşında kendisine hediye edilen çift ağızlı Zülfikâr adı kılıç bütünleşmiş bir simgedirler. Hz. Ali resimleri de bu anlamda genellikle Zülfikâr ile birlikte temsil edilir.
Halıcılarda, kilimcilerde, fotoğrafcılarda bu şekilde çizilmiş pek çok Hz. Ali ve Zülfikâr fotoğrafları vardır. Ancak bu fotoğraflar veya bunu içeren kavramlar sadece ticari alanlarında değil, halkın öz değerleri içinde de geniş yer edinmiştir.
Anadolunun pek çok köy veya kasabalarında kadınlar ve kendileri için çeyiz hazırlayan gelinlik genç kızların pek çoğu bu kompozisyonu içeren danteller, örgüler, yastık yüzleri, bebek örtüleri ve benzeri el işleri yapar, bu görüntüyü yaşamlarının bir parçası olarak kabul ederler.
Hz. Ali ve Zülfikâr, Alevi toplumunun yüreğinin en derin yerine işlemiş, Zülfikârı simgeleyen resim ve kolyeler her eve girmiş ve neredeyse her Alevi gencinin boynuna asılmıştır. Türkiye’nin veya Dünyanın her hangi bir yerinde bir Alevinin başka bir Aleviyi kolaylıkla tanıyacağı ve ayırd edeceği bir simge haline gelmiş, bazen üzerinde bir çok güzel sözlerin de yazılı olduğu bu simgeler beyinlere bir daha çıkmamak üzere kazınmıştır.
Bu vesile ile Zülfikâr ve Hz. Ali’nin birlikte olduğunu yansıtan bu portreler artık Aleviliğe mal olmuş ve Hz. Ali sevgisi olarak, onun adına gönüllere kazınmıştır.
Alevilik konusunda fazla bilgileri olmayan Alevi canlar bile bu imge ile Hz. Ali’nin gönüllerine taht kuran bir yiğit, mazlumun ahını alan bir kahraman olarak görmüş ve kabul etmişlerdir.
Hz. Ali’nin halk arasında kabul gören ve telaffuz edilen diğer bir ismi de Allahın Aslanıdır. Hz. Ali’nin yiğitliğini formüle eden bu imge, onun bir aslan ile olan görüntüsüdür.
Hz. Ali ve Aslan portreleri hem Hz. Ali’nin Allahın Aslanı olduğunu, yani onun adına savaşan, onun yiğidi, onun kahramanı olduğunu içeren bir isim ve kavram, hem de Hz. Muhammed’in 621 yılında Mirac’a giderken yolda gördüğü ve karşılaştığı bir aslanla olan bağıdır.
Hz. Muhammed’in Mirac’da karşılaştığı bir aslanın ağzına yüzüğünü vermesi ve bu yüzüğün 40’lar Ceminde Hz. Ali tarafından ağzından çıkarılarak Hz. Muhammed’e tekrar iade edilmesi, Alevi inancında, Hz. Ali ve Aslan kavramlarını bütünleştirir. Bu yüzden de Hz. Ali’nin diğer çok bilinen ismi ise Allahın Aslanı (Esedullah) oluşudur.
Hz. Ali’nin diğer bir ismi ise Şahı Merdan Hz. Ali’dir. Bu isim de yiğitler yiğidi, bilgeler bilgesi Hz. Ali anlamında kullanılır. Bu sözü yiğitlerin en Şahı ve Şahların en yiğidi olarak da kabul etmek mümkündür. Ama asıl anlamı özünü fakir gören, mütevazi yiğitler yiğididir. Başka bir deyimle kuvvetine ve kudretine güvenip benlik getirmeyen, sürekli tevazu da bulunan yiğitler yiğidi olarak algılamamız gerekir. Bütün bu kavramlar Şahı Merdan Hz. Ali isminde bütünleşirler.
Hz. Ali için kullanılan başka bir isim de Pirlerin Şahı Hz. Ali veya aynı anlamı içeren Evliyalar Şahı Hz. Ali ismidir. 18 bin Alemi var eden nura gösterdiği Takdiri ilahiyyeye ve tam rızâdan dolayı ona “Mürteza” adı da verilmiştir. Evliyalar Şahı ve Murteza isimlerini bir arada değerlendirdiğimizde, onun Hakka tam teslim olmuş, hikmetine Evliyaların ve Ermişlerin akıl sır erdiremediği bir Veliyullahtır.
Hz. Ali’nin makam ve yeri Pir, Piran, yani Pirlerin Şahı, Pirlerin en Ulusu, en büyüğü olarak algılanır. Bu ululuk aynı zamanda Murteza, yani Allah rızasını kazanmış ve ilahiyete tam rıza göstermiş olmakla birlikte ele alınır.
Hz. Ali’nin diğer bir ismi ise Turnalar Şahı Hz. Ali’dir. Hz. Ali’nin sesinin yani avazının çok güzel olduğu ve kulağa hoş geldiği anlamında, çok sonraları onun hakkında telaffuz edilmiştir. Turnanın sesinin çok güzel olduğuna inanılarak Hz. Ali ile Turna bir araya getirilmiştir.
Turnalar Şahı demek, Turna gibi yüksek avazla Ehli Beyt figanını paylaşanların Şahı anlamında söylenmektedir.
Turna imgesinde söylenmek istenen aslında Turnanın kendi değildir elbette. Hz.Ali’yi sevenlerin bağrı yanıktır. Ehli Beytin ve sırf onları sevdikleri için acımasız zulümlere maruz kalan Alevilerin acıları, türkülerden ziyade ağıt tarzında deyişlere, beyitlere aktarılmış ve büyük bir içtenlikle söylenmektedir. Alevi deyiş ve beyitlerin içeriğini sade bir dille aktaracak olsak, çekilen acıyı o kadar içten dile getirmektedir ki en sert yürekler, en merhametsiz taş kalpler bile yumuşamakta ve hüzün çekmektedirler.
Bu yüzden Alevi Cemlerinde beyitler okununca katılımcılar genellikle huşu içinde ağlamakta, Ehli Beyte yapılan haksızlıklar ve acı dile getirilerek, gözyaşı, feryat ve figan ile paylaşılmaktadır.
Cemlerde çalınan saz ve bağlama bu yakarışa daha içten bir rutin kazandırmakta, çekilen acılar karşısında çaresizlik, daha içten Ehli Beyt sevgisine dönüşmektedir.
Turnanın sesinin güzel ve tiz oluşu, bu güzel hayvanın avazının güzelliği olarak algılanmakta, daha yüksek sesle ve daha içten bir avazla yakılan deyişler doğrultusunda Ehli Beyt aşk ve sevgisi dile getirilmektedir.
Alevi Ozanlar ve Erenler bundan dolayıdır ki, Turnada Hz. Ali’nin avazı var diyerek onu Hz. Ali ile sevgisi içinde anar olmuşlardır.
Buna benzer bir durumda şudur. Bazı Alevi bölgelerinde Kaz adeta kutsal görünmektedir. Kazın ayağının 3 parmaklı oluşu ile Hakk Muhammed Ali arasında bir benzerlik kurulur ve kaza ayrı bir sevgi gösterilir. Tabii kaz ayağının 3 parmaklı oluşu kazı kutsal yapmaz. Sadece kudsiyetin kazda sergilendiği gösterilerek Hakk Muhammed Ali sevgisine bağlılık aşılanır. Ayrıca Hz. Ali şehid edileceği (saldırıya uğrayacağı) sabah evden çıkarken avluda bulunan kazların sanki bu durumu hissetmiş gibi avaz avaz bağırarak İmamın önüne geçmeleri ve adeta onun evden gitmesine engel olmak istemeleri de bu hayvana olan ilgiyi arttırmıştır.
Hz. Ali’nin diğer bir ismi de Şiriyezdan’dır ve Allah’ın arslanı anlamında kullanılır. Allahın Aslanı ile ilgili değerlendirme yukarıda yapıldığı için bu örnekte yenilemeye gerek görmüyoruz.
Ayrıca Şahı Velayet (Velayet eden ve İman edenlerin Şahı), Serpinhan (yardımcı Can, yardımsever Can), Halük-ül Rahman (bağışlayıcılığın yaratıcısı), Emirül Müminin (Müminlerin Emiri / İnananların başı), Bab’ıl İlim (İlim Kapısı), anlamında sevilen isimleri vardır.
Bazı kaynaklar Hz. Ali’nin bin bir isminin olduğunu, güzel olan her şeyde onu gördüklerini, ne kadar güzel eser varsa hepsinde Hz. Ali’yi gördükleri inancından hareketle bu isimleri çoğaltırlar. İsim sayısının bir kaç tane daha fazla yada eksik olması onun şahsında fazla bir önem arz etmez. Ancak Alevi toplumu onu öylesine bir içtenlikle sahiplenmiştir ki, sadece Ali isimleri değil, ona yakıştırılan diğer isimleri bile aynı içtenlikle benimsemiş ve nesiller boyu yeni doğan bebeklere bu isimleri vererek bağlılık örnekleri göstermiştir.
Alevilikte başka hiç bir isim ve kavram yoktur ki üzerinde Hz. Ali kadar geniş ve derin bir iz bırakmış olsun. Aleviler yüzyıllardır bu duygu ile sadece Ali ismi değil, onu başka şekilde çağrıştıran Türabi, Mürteza, Haydar, Bin Ali, Ali Ekber, Ali Haydar, Ali Can ve daha nice isimleri çocuklarına takarak ona bağlılıklarını sergilemektedirler.(6)
Hz. ALİ HAKKINDA İNEN AYETLER:(7)
Asbağ bin Nebate şöyle demektedir: “Kuranın çeyreği Ehl-i Beyt’i kapsamaktadır. Hz. Ali de Ehl-i Beyt’ in reisi konumundadır. Yalnız Hz. Ali için özel olarak inen ayetler üç yüzün üstündedir”.
Bu ayetlerden bazıları şunlardır:
1- Velâyet Ayeti
“Sizin veliniz, ancak Allah, O’nun Resulü ve zikir ederken rüku halinde zekat veren müminlerdir. Kim Allah’ı, O’nun Resulü’nü ve sözü edilen müminleri veli edinirse, hiç şüphesiz, galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.”(Maide: 55-56)
2- Tebliğ Ayeti
“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirilen emri insanlara ilet. Eğer yapmazsan, O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur...”(Maide: 67)
“Tebliğ Ayeti” diye bilinen bu ayet, Hz. Peygamber, Veda Haccı’ndan Medine’ye döndüğü zaman, Gadirhum’da nazil oldu. Hz. Muhammed, Cuhfe’ye vardıklarında “Gadirhum” denilen yerde şöyle buyurdular:
“Benim Allah tarafından davet edilip de icabet etme zamanın yaklaşmıştır. Şüphesiz ki, ben de sorumluyum, siz de sorumlusunuzdur. Öyleyse şimdi siz ne diyorsunuz?”
Ashab şöyle dediler: “Biz şahadet ediyoruz”.
Sonra Hz. Muhammed şöyle buyurdular:
“Siz, Allah’tan başka bir ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna şahadet ediyor musunuz?”
Ashab yeniden.”Şahadet ediyoruz.” dediler.
Hz. Muhammed: “Allah’ım, sen şahit ol.” Diyerek şöyle Buyurdular.
“Ey insanlar! Ben sizden önce (Kevser Havuzu başında) hazır olacağım ve siz havuz başında benim yanıma geleceksiniz. O havuzun genişliği, Busra ile San’a arası kadardır. O havuzda, gökteki yıldızlar kadar gümüş kadehler vardır. Orada, ben iki değerli ve kıymetli emanetim hakkında sizi sorguya çekeceğim. O halde onlara karşı benden sonra nasıl davranacağınıza dikkat edin.”
Ashabdan biri: “Ya Resulullah! O iki değerli emanetin nedir?” diye sordu.
Hz. Muhammed şöyle buyurdular: ‘Kuran ve Ehl-i Beytime ipine sım sıkı sarılın. Kevser Havuzunda her iki emanet bir birinden ayrılmadan bana ulaşacaktır. Ehl-i Beyt’im, Nuh’un gemisi gibidir. Gemiye binenler kurtuldular, binmeyenler helak oldular”
Hz. Muhammed sonra Hz. Ali’nin elinden tutup yukarıya kaldırıp şöyle buyurdular:
“Ey insanlar! Allah benim mevlâmdır, ben de sizin mevlânızım ve ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak, onu seveni sev, ona buğzedene buğzet.”
Ve peşinden buyurdular: “Allah’ım, şahit ol!”
Tam o sırada ayet nazil oldu:
“…..Bugün dininizi size kâmil ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım ve İslâm’ı size din olarak beğendim.” (Maide: 3)
“(Ey Peygamber!) Sen ancak bir uyarıcısın ve her topluluk için bir hidayet önderi vardır.” (Ra’d: 7)
Taberî, Fahr-i Razî ve Suyutî’den rivayet edilmiştir:
“Hz. Muhammed elini göğsüne koyup şöyle buyurdu: “Benim vazifem uyarıp korkutmaktır, ve her kavmin bir hidayet önderi vardır.” Sora Hz. Ali’yi işaret ederek şöyle buyurdu: “Hidayet önderi sensin ya Ali!
“İman etmiş olan kimse, yoldan çıkmış olan kimse gibi olur mu hiç? Elbette bir olmazlar”. (Secde: 18)
Velid bin Ukbe’den aktarıldığına göre bu ayette ki “mümin”den maksat, Hz. Ali’dir.
“Acaba Rabbinden apaçık bir delile sahip bulunan, onu yine ondan bir şahit izleyen (...) kimse mi (yalanlanacak)?”(Hûd: 17)
Bu ayette zikredilen “apaçık bir delil”, Hz. Muhammed, “şahit” ise Hz. Ali’dir.
“... şüphesiz ki Allah onun (Peygamber’in) dostudur, Cebrail ve müminlerin salihi de...” (Tahrim: 4)
Gene bu ayette anılan “müminlerin salihi”. Hz. Ali’dir.
“Belleyip kavrayan kulak da onu bellesin.” (Hakka: 12)
Hz. Muhammed, bu ayeti okuduktan sonra Hz. Ali’ye bakarak buyurur: “Allah’tan istedim ki bu belleyip kavrayan kulak senin kulağın olsun.” Hz. Ali’de daha sonra şöyle der: “Hz. Peygamber’den duyduğum hiçbir şeyi unutmadım.”
“Şüphe yok ki Rahman, iman edenler ve iyi işlerde bulunanlara karşı (gönüllerde) bir sevgi bırakacaktır.” (Meryem: 96)
Hz. Muhammed, Hz. Ali’ye şöyle buyurur: “Ya Ali, de ki: Allah’ım, benim için kendi katında bir ahit kıl ve müminlerin kalbinde bana karşı bir sevgi bırak.”
“İman edenler ve iyi işlerde bulunanlarsa, işte onlardır yaratılmışların en hayırlıları.” (Beyyine: 7)
Hz. Muhammed, şöyle buyurur: “Ya Ali! Ayette sözü edilen kişiler, sen ve sana uyanlardır.”
Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram’ı onarmayı, Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz?...” Tevbe: 19)
Burada İman edenden maksat, Hz. Ali’dir. Tevbe süresi indiğinde (Hicretin 9. yılı) Hz. Muhammed, Hz. Ali’yi “Hacılara tebligatları bildirmeye elçi olarak tayin eder ve Hz. Ali orada Hacılara 4 Maddelik bir teblikatta bulunur. Bunun bir anlaşma olup anlaşma süresinin sonuna kadar yürürlükte kalacağını beyan eder.
“Durdurun onları, onlar sorguya çekileceklerdir” (Saffat: 24)
Hz. Muhammed bu ayet için şöyle buyurur: “Onlar, Ali bin Ebi Talib’in velayetinden sorguya çekileceklerdir”
“Biz seni onlardan alıp götürsek de yine onlardan intikam alırız” “(Zuhruf: 41)
Hz. Muhammed bu ayet için de şöyle buyurur: “Bu ayet Ali bin Ebi Talib hakkında indi. Kendisi benden sonra ahdi bozanlardan, adaletten sapıp zulmedenlerden ve dinden çıkanlardan intikam alacaktır.
“Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür: 8)
İmam Cafer Sadık bu ayet için şöyle buyurur: “Nimetler, Emirül Müminin Ali bin Ebi Talib’ in velayetidir”.
“Allah gönüllerinde hastalık olanların kinlerini hiç meydana çıkarmayacak mı sandılar, dileseydik biz sana onları gösterirdik, sen de onları yüzlerinden tanırdın, ant olsun ki sen onları sözlerinden tanırdın” (Muhammed: 29-30)
Bu ayette de Hz. Ali’ye kini olanlar kast edilmektedir.
“Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun”. (Nahl: 43)
“Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz”. (Enbiya: 7)
Burada Nahl Suresi 43 ve Enbiya Suresi 7. ayetlerde bahs edilen “Bilenlerden” kast edilen kişi gene Hz. Ali’dir. Keza Hz. Ali’de bunu şöyle doğrulamaktadır. “Zikir Ehli biziz”.
Hz. Ali şöyle buyururlar: Bu ümmet yetmiş üç fırkaya bölündü, yetmiş ikisi ateşin içinde ve biri –Ki Allah haklarında şöyle buyurmuştur: “Yarattıklarımızdan hakka hidayet eden ve adaleti yerine getiren bir ümmet vardır” (Araf: 181), onlar ben ve benim tabilerim (benim yolumu takip edenler)’dir.
“De ki: Hak geldi, batıl yıkıldı, batıl zaten yıkılacaktı” (İsra: 81)
Hz. Ali, Hz. Muhammed’in omuzlarına çıkarak putları kırdığında bu ayet iner. Bu ayette haktan maksat Hz. Ali, batıldan maksat da putlardır.
“İman edip de salih ameller işleyenler yaratılmışların en hayırlısıdır”. (Beyyine: 7)
Hz. Muhammed. Hz. Ali’ye şöyle buyurur: Onlar sen ve sana uyanlardır Ya Ali. Kıyamet gününde razı olmuş ve rıza görmüş olarak geleceksiniz, senin düşmanların ise gazap ve suç yüklü olarak gelecekler.
“Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk (Kalü belâ), dediler”. (Araf: 172)
Hz. Muhammed bu ayet için şöyle buyururlar. “Allah da onlara şöyle buyurdu: Ben Rabbinizim, Muhammed Peygamberiniz, Ali de Emir’inizdir”.
“Ve aralarında bir müezzin (münadi), Allahın laneti yalancıların üzerine olsun diye bağırır.(Araf: 44)
Muhammed bin Hanefi’den aktarıldığına göre babası Hz. Ali şöyle buyurdu: “..ayetindeki müezzin (münadi) benim”.
“Önde geçenler, öne geçmişlerdir” (Vakia: 10)
Bu ayette bahs edilen ümmetin önde gideni Hz. Ali’dir.
“Senden önceki peygamberlere sor” (Zuhruf: 45)
Resulullah Miraca çıktığında Allahu Teala onunla birlikte bütün Peygamberleri bir araya topladı ve şöyle buyurdu: “Ey Muhammed, ‘Senden önceki peygamberlere sor,’ ne üzere gönderildiniz?” Hz. Peygamber sorunca dediler ki: Biz, Lâ ilâhe illallâh şehadeti, senin peygamberliğinin ikrarı ve Ali bin Ebi Talib’in velayeti üzerine gönderildik.
“Aralarında perde vardır, Araf’ın üzerinde onları yüzlerinden tanıyan adamlar vardır.” (Araf: 46)
Hz. Muhammed, Ey Ali, sen ve senden sonraki vasiler Cennet ve Cehennem arasındaki Araf’sınız. Cennete, sizi tanıyıp, sizin de kendisini tanıdığı kimseden başka kimse geçmeyecek. Cehenneme de sizi inkar eden ve sizin de kendisini inkar ettiği kimseden başka geçmeyecektir.
Hz. Ali de bu konuda şöyle buyurur: “Kıyamet gününde Cennet ve Cehennem arasında duracaklar biziz. Bizi seveni yüzünden tanıyıp onu Cennete geçireceğiz, bizi buğzedeni de yüzünden tanıyacağız ve Cehenneme geçecek”.
“De ki: Benimle sizin aranızda tanık olarak Allah ve yanında kitabın ilmi bulunan yeter” (Ra’d: 43)
Hz. Muhammed, şöyle buyurur. “.. sizin aranızda tanık olarak bulunan Ali bin Ebi Talib’dir”.
“Allah müminlere kifayet etti” (Ahzap: 25)
Abdullah bin Mesud’dan aktarıldığına göre: “Hz. Ali, Hendek savaşında Amr bin Abduved’i öldürdüğünde bu ayet indi”.
“Mallarını gece, gündüz, gizli ve açıkta harcayanlar yok mu, onların ödülleri Rableri yanındadır, onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar” (Bakara: 274).
İbn-i Abbas ve Mücahit’ten aktarıldığına göre: “Ali’nin dört dirhemi vardı, birini gece, birini gündüz, birini gizli, birini de açık olarak nafaka verdi. Sonra bu ayet indi”.
“Onlar birbirlerine neyi soruyorlar, o büyük haberi mi, onda ihtilafa düşmüşlerdir.” (Nebe: 1, 2, 3).
“Velayet hak olan Allah içindir.” (Kehf: 44),
İmam Cafer-i Sadık’tan aktarıldığına göre. “Velayet, Emir’ül Müminin Hz. Ali’nin velayetidir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
MEDİNE VESİKASI
MEDİNE VESİKASI / RIZA ŞEHRİ
Hz. Muhammed ve diger müslümanlar, Nisan ayından itibaren 16 Temmuz 622 gününe kadar Mekke’den Medine’ye hicret ederler.
Hz. Muhammed, Hicretin ilk günlerinde, Mekke’li Muhacir ile Medineli Ensar’ın aile reislerini ya da vekillerini toplayarak, müslümanların nasıl kardeş (musahip) olacaklarına ve Mekke’li müslümanların orada nasıl istihdam edileceklerine dair çalışmalar yapar. Her Mekke’li bir erkek ile Medine’li bir erkek musahip edilirler. Hz. Muhammed kendisine Hz. Ali’yi musahip edinir.
Hicret döneminde adı Yesrib olan Medine’de o sıralar pek çok kavim ve inanç mensupları bir arada yaşamaktadırlar. Bunların içinde yeni müslüman olanlar, putperestler, Yahudiler, Hz. İbrahim’in dininden olduklarını söyleyen, ayrıca bir birleri ile kavgalı ve eski husumetleri olan kabileler ve pek çok inanç gurupları vardır.
Hz. Muhammed, Medine’li Enes İbn-i Malik’in evinde oluşturduğu Şura ile onlarla adına “Medine Vesikası” denilen bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma ile aralarında büyük problemler olan tüm Medine’liler bir araya geldi ve bir birlik oluşturdular. Bu birlik tamamen gönüllülük temeline dayalı ve eşit şartlarda ortaklık içerdiği için putperestler de bunu kabullenmiş ve daha sonraki yıllarda Mekke’liler Hz. Muhammed, dolayısı ile Medine üzerine 3 defa ordu göndermesine rağmen (Bedir, Uhud, Hendek Savaşları) onlar Hz. Muhammed ve müslümanlarla birlikte hareket etmişlerdi.
Bu vesikanın hazırlandığı dönemde müslümanlar Medine’ye yeni gelmiş ve tüm mal varlıklarını Mekke’de bırakmışlardı. Hepsinin akrabalarının bir kısmı oradadır. Pek çoğu ayrı bir kabiledendir ve sosyal statüleri farklıdır. Madden yoksul ve başını sokacak evleri dahi olmayan mülteci durumundadırlar. Kaldı ki Medine’li kabilelerin bir kısmının iç sorunları vardır. Bir birleri ile kavgalı ve bir birlerine güven duymayan durumdadırlar. Kabilelerin bir kısmının özel istekleri olmuş ve bunun metne alınması istemindedirler.
Hz. Muhammed ve onunla beraber Hicret edenler müzakere döneminde bunları da göz önüne almak durumundaydılar. Bütün bunlara rağmen onlar olağanüstü bir Vesika hazırlamış ve tüm kabile ve inanç guruplarını bu metin etrafında ortak hareket eder noktaya getirmişlerdir. Hz. Ali’nin Mektuparını, Medine Vesikası / Rıza Şehri Mutabakatını ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini okuyup karşılaştıralım. Bakalım önümüze nasıl bir İslam tablosu çıkıyor. Bütün bunları yan yana getirdiğimizde şunları görürüz.
1- İnsan Hakları Evrensl Beyannamesi aslında Hz. Muhammed ve Hz. Ali tarafından hazırlanmış, Batı Dünyası ise Evrensel Beyannameyi, Hz. Muhammed’in sunduğu Mutabakattan tam 1326 sene sonra ancak deklare edebilmiştir.
2- Batı Dünyasının bunu 1948 yılında deklare etmesinin altında yatan asıl gerçek, 2. Dünya Savaşının acılarını küllendirmek ve bir barış ortamının oluşmasına hizmet etmektir.
3- Batı Dünyasının önderlik ettiği Deklarasyonda, bunun hazırlanmasının neden geç kalındığı ve nereden esinlendiğini anlatılmamıştır.
4- İnsan Hakları Evrensl Beyannamesi ağırlıklı olarak Batı Dünyasının değerlerini gözetmektedir.Bu yüzden bazı ülkelere Birleşmiş Milletlerde Veto Hakkı tanımıştır. Veto Hakkı tanınan ülkeler genelde batı değerlerine sahip olan ve gözeten ülkelerdi.r
5- Bu ülkelerden 2 tanesi İngilltere ve Fransa birer Avrupa ülkeleridir. İnanç olarak Hristiyan ülkeleridir. 3. Ülke ABD ise Batı Avrupa’nın değerlerinin devamıdır. Süreçte siyasal ve ekonomik alanda öne çıkmasına rağmen egemen anlayış Hristiyan Batı mentaliteleridir. Temel değerleri oradan gelmedir ve orası ile örtüşmektedir. 4. Ülke olan Rusya kısmı olarak Avrupa’lıdır. Dinsel ağırlık olarak Hristiyanlığın başka bir mezhebi olan Ortadoks inancı egemendir. Evrensel Beyanname imzalandığında siyasal olarak Sosyalist inşaa dönemi içinde olması itibarı ile kısmi bir farklılık görülse de, netice olarak batı değerlerini gözetir ve aynı dindendir. Kaldı ki Sosyalist inşaa sürecinde yaşaması temel değerlerinden uzaklaşmamıştır. Örneğin bu dönem içinde Hristiyan dini uygulamalarına kısmi sınırlamalar getirse de, dini arşivleri yok etmemiş, hiç bir Kiliseyi yıkmamış, bilakis geldiği değerleri korumuş ve kollamıştır. Bu oluşuma mesafeli olan tek ülke Çin’dir. Gerek coğrafi, gerek inanç ve kültürel mentalitesi ile, ve gerekse siyasal yönetim şekli ile batıdan ayrıdır. Fakat bu ülkenin varlığının, bütün içinde fazla bir farklılık arz etmediği göz ardı edilmemelidir.
6- Birleşmiş Milletlerde Veto Hakkı olan ülkelerden hiç bir İslam değildir. Hiç biri Afrika coğrafyasından değildir. Hiç biri Latin Amerika, başka deyimle yerleşik (tarihsel) Amerikan değerlerinden değildir. Bunların içinde siyasal ve ekonomik alanda yoksulların coğrafyasından, başka deyimle 3. Dünya ülkelerinden hiç biri yoktur. İlginç bir örtüşme ile Hristiyan ve Batı ülkelerinin değerleri egemendir.
7- Batı Dünyası öncülük ettiği ve oluşturduğu İnsan Hakları Evrensel Beyanamesinin uygulanmasında zaman zaman önemli ölçüde ihlal de bulunmaktadır. Kanlı Savaşların çıkması ve sürdürülmesi, Kapitalist üretim ilişkilerinin değerlerinin öne çıkarılması, yoksul ülkelerin kapitalist sömürüye maruz kalmalarına rağmen rehabilitasyonunlarının ihmal edilmesi, korkunç bir silahlanma yarışı ile insan kaynaklarının heba edilmesi doğal olarak bu oluşumun samimiyetini sorgulatır. Ayrıca Birleşmiş Milletlerin, başka ülkelerin özlük haklarını ihlal eden ülkelere karşı zaman zaman müsamaha göstermesi, hatta Veto hakkı olan kimi ülkelerin bu ihlallere öncülük etmesi (Irak Savaşın da olduğu gibi) samimiyetini sorgulatan diğer önemli etkenlerdendir.
8- Batının İnsan Hakları ve Demokrasinin gelişim sürecinde, Batı dünyası dışındaki coğrafyayı görmede özellikle ketum davrandığını, İslamın veya başka etkenlerin katkılarını es geçip ulaşılan medeniyetin Antik Helenistik çağın (Eski Yunan) değerlerinin devamı olduğunu vurgulaması, dinler, kültürler ve mentalitelerin iyi anlaşılmasında ciddi bir örtü görevi görmektedir.
9- Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin dönemini kapsayan Beyannamede olası tereddütler ve iyi anlaşılamayan noktaların, o günün şartları gözetilerek yorumlanması ve değerlendirilmesi gerektmektedir.
10- Rıza Şehri Beyannamesine göre insanlar Din, Dil, Irk, Cinsiyet konusunda eşit ve özgürdürler.
11- Rıza Şehri Beyannamesine göre İslam da (inançta) zorlama yoktur.
12- Rıza Şehri Beyannamesine göre İslam tüm insanlığa Evrensel Değerler gözetilerek bakar. Evrensel değerlere denk düşmeyen yaklaşımlar red edilir.
13- İslam Dini ve Rıza Şehri Beyannamesi, Ehli Beyt ve onu sevenler, onu sahiplenenler tarafından sürdürülmüştür. Aynı değerlerin devamını savunan örneğin Hacı Bektaş Veli’nin EDEB (eline, diline, beline sahip ol) felsefesi, 72 Millete tek nazarla bakmayı slogan etmesi, Kadını okumayan Milletin yükselmeyeceği (gelişmeyeceği) tesbitleri de gösteriyor ki İslam dini ve Evrensel değerleri Ehli Beyt ve ona bağlı olanlar tarafından savunulmakta ve ileriye taşınmaktadır.
14- Aleviliğin temel inanç kurallarından biri olan 4 Kitaba bir nazarla bakmak, özellikle vurgu yapılan Kalü Bela’dan (Ezelden beri) İslam olmak, söylemlerinde sevgiyi öne çıkaran Yaradılanı Severim Yaradandan Ötürü (Yunus Emre), sözleri gibi deyimler, İslamın Evrensel Değerlerinin hem batıdan çok daha önce deklare edildiğini, hem her türlü eşitliği içerdiği ve hem de sevgiyi (Tasavvuf) öne çıkarması bakımından birer örnektir.
15- Bütün bunlar bir araya getirildiğinde Aleviliğe virtinde görülen veya öyle yansıyan İslam elbisesinin dar geldiği, Aleviliğin Evrensel olduğu, Aleviliğin diğer semavi dinlerin doğrularını da sahiplendiğini görmekteyiz.
Bu vesile ile Ehli Beyt sevgisinin İslamın temel değerlerinden olduğunu, Alevi inancının Ehli Beyt sevgisi ile yoğrulduğunu, İslam dininin, dünyanın en çağdaş ve en ileri değerler manzumesi olduğunu görürüz. Hz. Ali de Ehli Beytin bir üyesi ve İmamların ilki olarak bu inancın aktarımında çok önemli misyonu olan bir Bilge ve Evliya’dır. Onun aktarımlarını gördüğümüzde hiç bir tereddüte meydan bırakmayan bu büyüklüğü, erdem arayanlara veya gerçeği sorgulayanlara yeteri kadar veri sunmaktadır.
MEDİNE VESİKASI / RIZA ŞEHRİ METNİ
Bismillahirrahmanirrahim.
1. Bu deklârasyon, Allah’ın Rasulü Muhammed tarafından Kureyş, Yesrib mü’minleri ve müslümanları ve bunlara tabi olanlarla, onlara sonradan katılanlar ve onlarla birlikte savaş ve savunmayı teahhüt edenler arasında düzenlenmiş bir kitap / vesikadır.
2. Bu vesikayı deklâre edenler, diğer insanlardan ayrı bir Ümmet (topluluk) teşkil ederler.
3. Kureyşli Muhacirler, kendi aralarında adet olduğu üzere kan diyetlerini birlikte ödemeye iştirak ederler. Ve onlar savaş esirlerinin kurtuluş fidyelerini, mü’minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre ödeyeceklerdir.
4. Avr Oğulları, kendi aralarında adet olduğu üzere kan diyetlerini önceki şekilde birlikte ödemeye iştirak ederler. Her birim (grup) savaş esirlerinin kurtuluş fidyelerini, mü’minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre ödeyeceklerdir.
5. Hazrec Bin Haris Oğulları,
6. Saide Oğulları,
7. Cüşem Oğulları,
8. Neccâr Oğulları,
9. Avr Bin Amr Oğulları,
10. Nebit Oğulları,
11. Evs Oğulları,
12. (A) Mü’minler, aralarındaki ağır malî yükümlülük altında bulunan hiç kimseyi, çaresiz bırakmazlar. Ödemesi gereken savaş fidyesi veya kan diyetini, iyi ve makul bilinen esaslara göre ona verirler, (B) Hiç bir mü’min başka bir mü’minin mevlası (özel şartlarda anlaşmalı bulunduğu kimse) ile onun aleyhine ittifak yapamaz.
13. Kuralları uygulamada titiz davranan bütün mü’minler, aralarındaki saldırgan, haksız bir fiilin eylem hazırlığı içinde olan, bir cürüm, bir düşmanlık peşinde koşan veya mü’minler arasında bozgunculuk çıkaran kişinin üzerine gideceklerdir. Bu kişi, içlerinden birisinin biricik çocuğu da olsa hepsinin eli onun aleyhinde kalkacaktır.
14. Hiç bir mü’min bir kafir karşılığında bir mü’mini öldüremez ve bir mü’min aleyhinde bir kafire yardım edemez.
15. Allah’ın zimmeti (himaye ve teminatı) tektir. Mü’minlerin sosyal statüsü en düşük olan birisinin verdiği teminat bile hepsini bağlar. Mü’minler diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin mevlası (ahiddaşı) dırlar.
16. Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve aleyhlerine bir mücadele kampanyası başlatılmaksızın yardım ve desteğimize hak kazanırlar.
17. Mü’minlerin barışı tektir; hiç bir mü’min Allah yolunda girişilen bir savaşta, diğer mü’minleri hariç tutarak bir barış andlaşması yapamaz; bu barış, mü’minler arasında birlikte ve adalete göre yapılır.
18. Bizimle birlikte savaşan her askeri birlik, birbirleriyle nöbetleşe görev yaparlar.
19. Mü’minler, birbirlerinin Allah yolunda dökülen kanlarının intikamını alacaklardır.
20. (A) Hükümleri uygulamada titiz davranan mü’minler, en iyi ve en doğru yol üzerindedirler, (B) Hiç bir müşrik, düşman bir Kureyşlinin mal ve canını himayesi altına alamaz, bir mü’mine karşı O’nun yanında yer alamaz.
21. Bir kimsenin bir mü’mini öldürdüğünün sabit olması halinde, kendisine kısas hükümleri uygulanır. Maktülün velisinin rızası dışındaki hallerde bütün mü’minler o kişinin üzerine giderler. Ancak sadece kısas hükümlerinin uygulanması için yapacakları girişimleri kendilerine helal olur (daha ileri gidemezler).
22. Bu sahifede yazılı olanları kabul edip Allah ve Rasulüne iman eden hiç bir mü’mine, bir katile yardım veya yataklık etmesi helal olmaz. Kim böyle birisine yardım eder veya sığınma hakkı tanırsa, kıyamet gününde Allah’ın lanet ve gazabı onun üzerine olsun. Artık böyle birisinin ne özrü kabul edilir, ne de ondan bir fidye alınır.
23. Üzerinde ihtilafa düştüğünüz şey ne olursa olsun, iletileceği nihai merci; Allah’tır, Muhammed’dir.
24. Yahudiler, savaştıkları sürece, mü’minlerle birlikte savaş giderlerini öderler.
25. Avf Oğulları Yahudilerı, (bu konuda) mü’minlerle birlikte bir ümmet (bir topluluk) oluştururlar. Yahudilerin dinleri kendilerine, müslümanların dinleri kendilerinedir, (dînî vecîbelerini özgürce yerine getirme konusundaki bu hükme) hem kendileri hem de mevlaları (özel hükümlü ahiddaşları) dahildir. Ancak bunlardan haksızlık eden veya suç işleyen hariçtir. Böyle birisi, ancak kendisine ve ailesine zarar verir.
26. Neccar OğularıI Yahudileri de, Avf Oğulları Yahudilerinin sahip oldukları haklara sahiptirler.
27. Haris Oğulları Yahudileri de.
28. Sa’ide Oğulları Yahudileri de.
29. Cüşem Oğulları Yahudileri de.
30. Evs Oğulları Yahudileri de..
31. Sa’lebe Oğulları Yahudileri de. Ancak bütün bunlardan haksız fiil ve cürüm işleyenler hariç tutulur. Onlar ancak kendi canlarına ve ailelerine zarar verir.
32. Cefne Ailesi, Sa’lebe Oğullarının bir koludur ve Onların tabi oldukları hükümlere tabidirler.
33. Şütaybe Oğulları da. Kesinlikle kurallara uyulacak, aykırı davranılmayacaktır.
34. Sa’lebe Oğullarının mevlaları (özel şartlarda kendilerine bağlı olan ahiddaşları) kendileri gibidir.
35. Yahudilere sığınmış ve bağlanmış olan kimseler, Yahudiler gibidir.
36. –(A) Yahudilerden hiç kimse Muhammed’in izni olmadıkça askeri sefere çıkamaz, (B) Bir yaralama olayında, onun intikamının alınmasına engel olunamaz. Fırsat kollayarak cinayet işleyen kimse, o cinayetiyle kendisini ve ailesini tehlikeye atmış olur. Ancak, zulm eden bir zalime karşı işlenmiş cinayet, bundan müstesnadır. Allah, bu kurallara en iyi uyanlarla beraberdir.
37. –(A) Kendilerine savaş açan olursa, bu yasaya (sahifeye/belgeye) tabi olan Yahudilerin ve müslümanların arasında tam bir dayanışma olacak, Yahudiler kendi savaş giderlerini, müslümanlar da kendi savaş giderlerini karşalayacaklardır. Her iki kitlenin, aralarında istişare, tavsiye ve samimi bir dayanışma olacak, bütün haksız fiil ve kötülüklere karşı en iyi yol izlenecektir, (B) Hiç bir kimse müttefikine karşı bir suç işleyemez. Zulme maruz kalana tam destek ve yardım verilecektir.
38. Yahudiler savaştıkları sürece mü’minlerle birlikte savaş giderlerini öderler.
39. Yesrib vadisinin içerisi, bu vesikaya bağlı olanlara haram (dokunulmaz) bir bölgedir.
40. Himaye altındaki kişi, kimseye zarar vermedikçe ve suç işlemedikçe kendisini himaye edenin haklarına sahiptir, O’nun gibidir.
41. Himaye hakkı, bu hakka sahip olanlar dışındakilerce verilemez.
42. Bu deklârasyonu (sahifeyi) onaylayan taraflar arasında bir olay veya kötüye gitmesinden korkulan bir anlaşmazlık çıkması halinde, çözüm için başvurulması gereken son merci, Allah ve Allah Rasulü Muhammed’dir. Ve Allah, bu yasada (sahifede) bulunan kuralları en titiz uygulayan ve onlara en iyi uyanlarla beraberdir.
43. Ne Kureyş ne de O’nlara yardım edenlere himaye statüsü tanınamaz.
44. Yesrib’e karşı ani bir baskın ve saldırı düzenlenmesi halinde, Yahudiler ve Müslümanlar arasında tam bir dayanışma olur.
45. –(A) Yahudiler, müslümanlar tarafından yapılacak bir barış andlaşmasına veya yapılan bir andlaşmaya katılmaya çağrıldıklarında, o andlaşmayı yapacaklar veya yapılan andlaşmaya katılacaklardır. Şayet O’nlar benzeri bir andlaşma yapmaya veya yaptıkları andlaşmaya çağıracak olurlarsa, müslümanlardan aynı mukabeleyi görme hakkına sahiptirler. Ancak, din konusunda savaşanlar, bundan müstesnadır, (B) Bu durumda her grup, kendilerine ait kısımdan sorumlu olacaklardır.
46. Bu yasanın (sahifenin) taraflarınca leh ve aleyhlerinde belirlenen bütün hükümler, gene bu yasaya taraf olanlarca tam bir iyi niyet içinde uygulanmak üzere Evs Yahudilerinin hem kendileri hem de mevlaları için geçerli hükümlerdir. Bu hükümlere uyulur, fesad çıkarılmaz, aykırı davranılmaz. Haksız çıkar sağlayan ancak kendisine zarar vermiş olur. Allah, bu yasadaki (sahifedeki) hükümlere en doğru ve riâyetkâr olanlarla beraberdir.
47. Bu Kitap (Vesika), bir zalimi veya suçluyu cezalandırmaya engel olmaz. Medîne’de ikamet edip kalan da O’radan (bir başka yerleşim bölgesine veya sefere) çıkan da güven içinde olacaktır. Ancak zulm eden ve suç işleyen bu güvenden müstesnadır. Buradaki hükümlere uyan ve bu hususta titizlik gösterenin ilk hamisi Allah’tır. Ve Allah’ın elçisi Muhammed bütün bunların takipçisidir.
Araştırmacı T.V. Arnold, Peygamberimiz’in kurduğu bu toplumsal birliğin önemini şu şekilde ifade etmektedir:
“Önceleri tek bir emire kesinlikle itaat etmemiş olan o Arabistan, birdenbire siyasi bir birlik haline geliverdi ve o mutlak amire kendisini teslim etti. Yüz kadar küçük sosyal gruptan meydana gelmiş olan ve sürekli olarak birbirleriyle karşılıklı düşmanlıklarda bulunan küçük-büyük nice kabilelerden Hz. Muhammed bir birlik meydana getirdi.”
Medine vesikasına göre tüm inançlar ve kabileler hiçbir baskı altında kalmadan istediği dini, inancı, siyasi görüşü ve felsefi seçimi yapmakta özgürdürler. Metin de, kabileler arasında buna rağmen bir sorunun olması durumunda baş vurulacak üst otorite Hz. Muhammed’dir ve metni imzalayan tüm guruplar Hz. Muhammed’in himayesi altındadırlar.
Alevilikte sürekli kullanılan “Rıza Şehri” kavramı bu şehirdir. Yan yana ve dostca yaşamayı kapsayan bu gönüllü beraberlik ve hoş görü anlayışı, barış ve özgür ortam Alevilikte kutsiyetle anılır. “Rıza (razı olma)” ve “Rızalık (gönüllü olma, onaylı” kavramlarının dayandığı esas tarihsel veri budur
İnsanların iç barışı gözeterek ve bir arada, tamamen gönüllülüğe dayanan, bu kente Alevilikte bu yüzden “Rıza Şehri” olarak kalplerde yer edinir. Bu sahiplenme Alevilikte insanı Tasavvuf kapısına götürür.
İslam kaynaklarına göre gerek Medine Vesikasını imzalayan bir kısım Medine’li kavimler ve gene aynı metini imzalayan bazı Yahudi kabileleri, İslamiyetin süreç içinde güçlenmesinden dolayı zaman zaman bu anlaşma metinleri dışına çıkmışlardır. Hatta bu konuda bir çok ayetler bile vardır. “Çevrenizdeki bedevî Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.(Tevbe: 101), ‚’Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve yandaşlarına: “Bize katılın” diyenleri gerçekten biliyor. Zaten bunların pek azı savaşa gelir. (Gelseler de) size karşı pek hasistirler. Hele korku gelip çattı mı, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince ise, mala düşkünlük göstererek sizi sivri dilleri ile incitirler. Onlar iman etmiş değillerdir; bunun için Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’a göre kolaydır.(Ahzab: 18, 19)”
Ancak bütün bunlar genelin kendisi içinde bütünlüğe fazla etki yapmayan küçük istisnalar olsa gerek. Kaldı ki burada söylemek istediğimiz müslüman olmayan kabile ve gurupların samimiyetleri değil, Hak Muhammed Ali yolunu sürdüren samimi insanların olaya yaklaşım biçimleridir. Onlar içlerinden çıkan nifak tutumlarına ve ihanete rağmen kendi verdiği sözlere bağlı kalmış ve o şehre ‚”Rıza Şehri” deyimini günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Burada söylenmek istenen özü ve sözü bir olanların icraatları değerlendirmeleridir. Önemli olan İslamiyetin kısmen etkin olduğu zaman ve alanda oluşturulan bu ilk metnin bize İslamiyetin özü ile ilgili bir fikir verebilmesidir.
Aradan geçen tam 1326 sene sonra ve 2 Dünya savaşı yapan Dünya nihayet ortak bir metinde anlaşıyor ve 1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini imzalıyor.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi elbette son derede gerekli ve çok geç oluşturulan bir anlaşmadır. Batı Dünyasının yaşadığı büyük bir hüsran sonrası, özellikle 2. Dünya Savaşının kayıplarını ve acılarını küllendirmeyi amaçlayan bu anlaşmanın temel esinti kaynağı olarak Medine Vesikasını, diğer bir anlatımla Rıza Şehrini gösterebiliriz.
Medine Vesikasında bir mutabakat imzalanmasına rağmen “İslamiyet neden bir türlü savaşlardan kendini kurtarmadı diye sorulabilir?”. Başka bir deyimle “Madem ortada bir Rıza Şehri mütabakatı var, o halde Hz. Ali neden savaştı?” soruları sorulabilir. Hatta “Hz. Ali ne için, niye savaştı?” diye düşünülebilir.
Bunlara verilecek yanıt net ve bellidir. “Rıza Şehri” mutabakatını Hz. Muhammed’in yaşadığı süre içinde Müslümanlar hiç bir zaman ihlal etmemişlerdir. Bu anlaşmanın iptali, başka deyimle ihlali, Peygamberin vefatından sonra başlamış ve giderek özelliğini yitirmiştir. İslam dininin özünden giderek sapmasının, Hilafet hakkı elinden alınan Hz. Ali’ye yapılan haksızlıkla başlaması ve bu haksızlıkların giderek artışını görmeyip, sadece Ehli Beyte yapılan haksızlıklarla sınırlı olabileceğini düşünmek veya öyle görmek insanı yanıltabilir.
Hz. Muhammed, Hz. Ali ve diğer Muhacirler Mekke’den Medine’ye göç etmelerine rağmen Mekke’lilerin zulmünden gene de kurtulamamışlardır. Mekke’liler, İslam önderlerinin öncülüğü ile oluşturulan bu birliğe, daha doğrusu Hz. Muhammed ve diğer inananlara sayısız zulüm ve haksızlıklar yapmış, bununla da yetinmeyerek buranın üzerine 3 defa savaş ilan etmişlerdir.
Bedir (624), Uhud (625), Hendek (627) savaşları hep Mekke’lilerin buraya yaptığı ve bu dini yok etmeye yönelik savaşlardır. Hayber Savaşı ve benzeri yöre kabilelerini kapsayan küçük ölçekli diğer bölge savaşları da dikkatle incelendiğinde, haksız olanlar hep diğerleridir ve müslümanların iştirak ettiği savaşlar meşru müdafadan ibarettir. Bu vesile ile dinde (İslamiyette) zorlamanın olmadığına en açık delil bu ünlü vesikadır.
Bu açıdan bakıldığında Alevi inançlarının ve bu inanca yol gösteren Hak Muhammed Ali ikrarının yüzyıllarca Rönesans yaşayan Batı dünyasından ve onun temel değerlerinden ne kadar ileride ve gerçekçi olduğu ve bir bu kadar da adaletli olduğu rahatlıkla görülür.
Medine Vesikası, başka bir deyimle Rıza Şehri anlaşması doğrudan Hz. Ali’ye ait değildir. Ancak içlerinde yoksulların, bilgisizlerin, kölelerin, çocukların ve çaresiz kadınların da bulunduğu ve toplam sayıları 90 civarında olan başlarında Hz. Muhammed’in bulunduğu Medine’li Muhacirler bu işe önderlik etmişlerdir. Onların içinde bu müzakereleri yürüten insanların sayılarının da bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olduğunu da görürsek bu fotoğraf daha da netleşir. Bütün bunların yanında anlayışı ve inancı, Varlığı ve her şeyi Hz. Muhammed’den ayrı ele alınamayacak olan Hz. Ali’nin düşüncelerinin, Rıza Şehrini oluşturan irade olduğu rahatlıkla anlaşılır. Zira onu Hz. Muhammed’den ayrı ele almak ve düşünmek sanırız yanılgıların en büyüğü olsa gerektir.
Önümüze Hz. Ali’nin Valilere gönderdiği genelgelere, örneğin Mısır Valisi Malik Ejder’e mektupta yaptığı öneriler, nasihatler, demokrasi anlayışı ve telkinler ile Rıza Şehri metnini koyarak okuyalım.
Bu iki metine baktığımızda aralarında fazla bir fark olmadığını görürüz. Daha sonra da önümüze İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini koyalım ve karşılaştıralım.
Hz. Ali’nin ve onu var eden Nur’un ne kadar çağdaş ve ileri olduğunu, tüm dünya insani değerlerinin ondan ne kadar geri olduğunu görürüz.
Bütün bunlar bile Hz. Ali’nin ne kadar ulu bir Evliya olduğunu ortaya koyan gerçeklerdir. Bu vesile ile Hz. Ali’yi yeterince tanımayan ve onu sadece Hayber Kalesi Fatihi, Zülfikârın Sahibi, Mazlumların umudu… gibi göreceli doğru tespitlerin ne kadar eksik olduğu gerçeğini görür ve anlarız.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
HZ. ALİ’DEN ÖZ DEYİŞLER
HZ. ALİ’DEN ÖZ DEYİŞLER(28)
1. Acelenin meyvesi yanlışlıktır.
2. Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.
3. Açık kalpli, mert düşman, içinden pazarlıklı dosttan iyidir.
4. Adalet için en büyük talihsizlik, devleti idare edenin zalimliğidir.
5. Adalet, halkın dirliği ve düzeni, idarecilerin ise süsü ve güzelliğidir.
6. Adalet ve eşitliği gözetme, siyasetlerin en iyisidir.
7. Adil ol, kudretin sürekli olsun.
8. Adilane davranış siyasetlerin (yönetimlerin) en iyisidir.
9. Affedilmeyecek günah, insanların bir birlerine olan zulmüdür.
10. Affetmekten utanmayın. Cezalandırmada acele etmeyin. Emriniz altında bulunanların hataları karşısında hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyiniz.
11. Ahdini bozmak Allah’ı ve halkı gazaplandırır.
12. Ahmak, her lafın başında yemin eder.
13. Akıl, gurbette yakın bulmaktır; ahmaklık vatanda gurbete düşmektir.
14. Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz.
15. Akıl gibi zenginlik cehalet gibi yoksulluk yoktur. Edebe uymak bir kazanç, danışmak bir güçtür.
16. Akıllı bir insan fakir olabilir. Fakat o hiç kimsenin sadakasına muhtaç değildir.
17. Akıllı kişi, tecrübelerden ibret alan kimsedir.
18. Akıllı olan kemal, cahil olan mal ister.
19. Akıllı, düşmanınsa bile danış, bilgisiz dostun fikrini geç.
20. Akıllı insan edeple öğüt alır. Dayaktan başka bir şeyle terbiye edilemiyenler hayvanlardır.
21. Akıllı, insanların en mutlusudur.
22. Akıllının dili kalbindedir, ahmağın dili ise ağzındadır.
23. Akıllının tahmini, cahilin kesin bilmesinden daha doğrudur.
24. Akıllı insanlar az konuşur. Çok söyleyenler, yalnız ahmaktırlar.
25. Akil kişi, kemâl taleb eder.
26. Akraba düşmanlığı, akrep sokmasından beterdir.
27. Alçak gönüllülük, ilimin meyvesidir.
28. Alçak gönüllülük, en büyük şereftir.
29. Aleyhine kesin delil olmayan kişiyi mazur tutun; o kişi benim.
30. Alışkanlık, insana musallat olur ve onu kontrolu altına alır.
31. Alışkanlık insanın ikinci tabiatı gibidir.
32. Amellerin en zoru üçtür. Bunlar; nefsin hakkını verebilmek, her halde Allah’u Teâlâ’yı hatırlayabilmek, kardeşine bol bol ikramda bulunabilmektir.
33. Amelsiz sevâb dileyen, yaysız ok atmaya kalkan kişiye benzer.
34. Aptallığın en büyüğü medh ve zemde ifrada kaçmaktır.
35. Allah dostları o kişilerdir ki, insanlar dünyanın görünüşüne baktıkları zaman, onlar dünyanın iç yüzünü görürler.
36. Allah katında insanların en kötüsü, hayatında midesini ve şehvet güdüsünü doyurmaktan başka hedefi olmayan kismedir.
37. Allah seni özgür yaratmışken, başkasının kölesi olma.
38. Allah’ın hışmından kurtulmuş olan, bir tek zâlim yoktur.
39. Allah’ü Teâlâya yemin ederim ki, beni yalnız mü’min sever ve bana yalnız münafık buğzeder.
40. Arkadaşın hayırlısı, sana doğru yolda iyi delil olandır.
41. Asıl yetimler, anadan ve babadan yoksun olanlar değil, akıldan yoksun olanlardır.
42. Aslını inkar eden haramzadedir.
43. Aş verirsen doyur.
44. Aşağılık insanlarla yakınlaşmaktan kaçın, onlar ki yapmacık sevgilerini gösterip içlerinde kötülüğü sakladılar. Onları hoşnut tuttuğun sürece sana sevgi duyarlar verili olmaktan geri kalırsan sana zehirlerini akıtırlar.
45. Aşırılık gösterme sevgide. Çünkü insan ne zaman o sevgiden hoşnut kalmayacağınızı bilemez. Hoşnutsuzluk duyar da insana nefret duyarsan, nefretinde de aşırılık olmasın. Nefretinden ne zaman döneceğini bilemezsin.
46. Atamalarda araştırma yapmayı ihmal etmeyiniz.
47. Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende de varken, başkasını ayıplamandır.
48. Ayılması çok güc olan zenginlik sarhoşluğunda Allah”a sığınınız.
49. Aynı Anadan babadan doğanlar, senin miras kardeşlerin, uzak yerlerden gelen, huyu suyu sana benziyenler ise senin öz kardeşlerin sayılırlar.
50. Az ilmi olup da onunla amel eden, çok ilmi olup da amel etmeyenden hayırlıdır.
51. Az ibadet edip çok çalışmak, çok ibadet edip az çalışmaktan üstündür.
52. Az yemek yemek sağlıktır.
53. Azarlamada aşırılık inat ateşini alevlendirir.
54. Azim ve sebat, insanların en büyük yardımcısıdır.
55. Azgınlığın sonu ya rezil veyahut yok olmaktır.
56. Azla yetinen kimse zengindir.
57. Babana saygılı ol ki, oğlun da sana saygılı olsun.
58. Babana riyet edersen, sende oğlundan hürmet ve riayet bekleyebilirsin.
59. Bağışlamak, büyüklüğün şanındandır.
60. Bâtıla yardım eden, Hak’ka zûlmeder.
61. Başa kakmak suretiyle iyiliğini boşa giderme.
62. Başkalarına kulluk etme; Allah seni hür yaratmıştır.
63. Başkalarını çekiştireni, ister Hakk üzere olsun, ister batıl yalanlayınız.
64. Başkalarını ıslah etmek istiyor isen önce kendini ıslah etmelisin. Kendin fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmeye kalkışman en büyük ayıplardandır.
65. Başkalarının felaketinden hisse kapanlar, geçmiş musîbetlerden ders alanlar, cidden bahtiyar insanlardır.
66. Başkalarının iyi hareketlerini takdire çalışınız. Derhal dostlarınızın çoğaldığını göreceksiniz.
67. Başkasında gördüğün fena bir huyu hemen nefsinde ara ve ondan kaçın.
68. Beceremeyeceğin bir iş için söz verme.
69. Ben Cehennem’in taksimcisiyim, Kıyamet Günü’nde Cehennem’e bu senin, bu da benim diyeceğim.
70. Ben konuşan Kur’anım.
71. Ben mü’minlerin emîriyim; onların en yoksulunun geçindiği gibi geçinmek zorundayım.
72. Benim 3 türlü Dostum vardır. Benim Dostlarım, Dostlarımın Dostları ve Düşmanlarımın düşmanı.
73. Benim izzet ve ikramım yemin ederim ki atalardan mirastır ve onlar benden önceliklidir.
74. Bencillik kimde olursa, helak olur.
75. Bedenin orucu, irâde ve ihtiyarla azaptan korkup sevâba girmeyi, ecre nâil olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, 5 duyuyu öbür suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden ayırmaktır. Kalbin orucu, dil orucundan; dilin orucu, karnın orucundan hayırlıdır.
76. Bırak bu içindeki ikililiği atıl ateşe, sönmeye yüz tutsa da onu alevlendir.
77. Bildiği halde susmak, bilmediği halde konuşmak kadar çirkindir.
78. Bilge insan çalışmasına, bilgisiz de boş hayallerine güvenir.
79. Bilgi gibi hazine olamaz.
80. Bilgi, tükenmeyen bir hazinedir; akıl eskimeyen, yıpranmayan bir elbisedir.
81. Bilgin bir söz ehli olamıyorsan, hiç olmazsa dikkatli bir dinleyici ol.
82. Bilgin kişinin rütbesi rütbelerin en üstünüdür.
83. Bilgin ölü olsa bile diridir. Cahil ise diri olsa bile ölüdür.
84. Bilgin ölse de yaşar; cahil ise yaşarken de ölüdür.
85. Bilginlerin toplantısı mutluluk getirir.
86. Bilgisiz, bilmediğini sormaktan utanmasın. Alim, içinden çıkamayacağı bir meselede en iyisini Allah’u Teâlâ bilir’ demekten sakınmasın.
87. Bilgisiz kişiyi bir işte, bir düşüncede ya pek ileri gitmiş görürsün, ya da pek geri kalmış.
88. Bilgiyi ehli olmayana veren, o bilgiye zulmetmiştir.
89. Bilgiyle dirilen ölmez.
90. Bilmediğiniz sözü söylemeyin, çünkü gerçeğin çoğu, inkâr ettiğiniz şeylerdir.
91. Bilmediğin şey hakkında konuşmayı ve üzerine düşmediği halde söz söylemeyi terk et.
92. Bilmiyorum demeyi bırakan kişi, öleceği yerden yaralanır, gider.
93. Bin defa mazlum olsan da bir defa zalim olma.
94. Bin kere mazlum olmak, bir kere zalim olmaktan iyidir.
95. Bin kapıdan, yüz bin kaleden içeri girebilirsin de küçücük bir gönülden içeri giremezsin.
96. Babanın, çocuğu için bıraktığı en iyi miras onu güzel edeble yetiştirmesidir.
97. Bir devletin başı, sahip olduğu iktidardan; bilgin, ilimden; iyilik sever, yaptığı iyiliklerden; ihtiyar da yaşından ötürü saygı görür.
98. Bir devletin çökmesi şu dört sebebe bakar: Esas prensiplerinden ayrılma, ikinci planda olan şeylere önem verme, aşağılık kimselerin ön safa geçmesi ve erdemli kişilerin arka plana atılması.
99. Bir gerceği savunurken, ona önce kendimiz inanmalıyız sonrada başkalarını inandirmaya çalışmalıyız.
100. Bir hikmet ve hakikatı bulmak, müminler için büyük bir ganimettir.
101. Bir insana başkaları yanında verilen öğüt, öğüt değil, hakarettir.
102. Bir insanda güzel bir huy varsa o huya benzer başka huylarını da bekleyin.
103. Bir işi yapmadan önce tedbir almak, insanı pişmanlıktan kurtarır.
104. Bir sanat eserini yıkmak, cinayetlerin en büyüğüdür.
105. Bir hakikatı müdafaa ederken, ona evvelâ kendimiz inanmalıyız. Sonra da, başkalarını inandırmaya çalışmalıyız.
106. Bir hata işlediğiniz vakit, onu itiraftan çekinmeyiniz. Eğer böyle yaparsanız, o hatayı görmüş olanların, aleyhinize verecekleri hükmün önüne geçersiniz.
107. Birisini övmede aşırı gitmeyin ve abartmayın.
108. Bir kişiyi lâyığından fazla övmek riyâdır, dalkavukluktur; lâyığından az övmek ise ya dilsizlikten ileri gelir, ya hasedden.
109. Biri sana sırtını çevirirse üzülme, böylece dostunla düşmanını ayırt etmiş olursun.
110. Birinin aleyhinde söylenen sözü dinleyen, o sözü söyleyen gibidir.
111. Birbirine aykırı olarak çağrılan iki yoldan biri mutlaka yanlıştır.
112. Birisinin suçunu bağışladıktan sonra pişman olma, Cezalandırdığın zamanda sevinme.
113. Borçların çokluğu, doğru adamı yalancı, şerefli adamı da yemininden dönek yapar.
114. Boş vakitlerini okumakla değerlendiren kimse, fikir rahatlığını kaybetmez.
115. Bütün insanlar Allahın kuludur. Lakin hiç bir kimse, diğer bir kimsenen kulu değildir.
116. Bütün varımızı sunarız sadece, ekmek ve sirke olsa da.
117. Büyük günahların kefareti, zulme düşünlere yardım etmek, acze düşünleri ferahlandırmaktır.
118. Büyüklere karşı saygılı olun ki çocuklar da size karşı saygılı olsunlar.
119. Cahil dosttan ziyade akıllı düşmanına güven.
120. Cahil ile sakın Latife (şaka) etme. Dili zehirli olduğundan gönlünü yaralar.
121. Cahil, ne kendi eksiğini görür, ne de öğütlere kulak asar.
122. Cahilden uzak kalmak, akıllıya yaklaşmakla eşittir.
123. Cahiller çoğalınca bilginler garip olurlar.
124. Can gözü kör olunca, gözle görüşün bir yararı yoktur.
125. Cehaleti ilimle geri çevirin.
126. Cehalet ve gaflet alimin kalbinde olmaz. Fakat alimler, zengin cahillerin karşısında, ancak ilim sayesinde yükselirler.
127. Cenabı Hak, Kibir edenleri bayağı ve aşağılık kılar.
128. Cimri zengin, cömert yoksuldan daha yoksuldur.
129. Cimri, her zaman aşağılıktır, kıskanç olan her zaman işkencededir.
130. Cimrinin dostu bulunmaz.
131. Cömertlik alışkanlıkların en üstünüdür.
132. Cömertlik, istemeden önce vermektir. İstendikten sonra vermek utançtandır ve kötüdür.
133. Çalışan kötülük düşünemez, çalışmayan da kötülükten kurtulamaz.
134. Çalışıp da bir şey elde edemeyen, oturunca hiç bir şey elde edemez.
135. Çalışmak kadar dinlenmeyi de görev bil ihmâl etme. Sağlığınıza eza etmeyin, sağlığın bozulması kolaydır da onu elde etmek zor.
136. Çobanların en kötüsü, sürüsünde kötüleri barındırandır.
137. Çocuk açısından, hiç bir süt anne sütünden iyi değildir.
138. Çocuklara sevgi ve büyüklere saygı gösteriniz.
139. Çocuklara söz verdiğinizde kesinlikle sözünüzde durunuz.
140. Çocuğun kalbi hiç ekilmemiş bir tarla gibidir. Ona ne verilirse kabul eder.
141. Çocuğunuza yedi yıl oyun oynamasına müsade edin ve yedi yıl ona yaşam edebini öğretiniz.
142. Çoğu insanlar medhedilip övüldüğü için gurura kapılırlar.
143. Çoğu sözler hamleden daha serttir.
144. Çok akıllı kimseler, başkalarının hatalarından öğrenirler ve hata yapmazlar, akıllı insanlar hata yapar ve ders çıkararak bir daha yapmazlar. Ahmak insanlar da sürekli hata yapar gene ders çıkarmazlar.
145. Çok kimseler varisleri kavga etsinler diye mal toplamaya çalışırlar.
146. Çok şakacı insanı ciddiye almazlar.
147. Çok yaşayanın ömrü, dostlarına ağlamakla geçirecektir.
148. Dert ve gam, ihtiyarlığın yarısıdır.
149. Dert ve sıkıntının şiddetine sabır göster, bunun da sonu gelecektir. Bil ki sabır bir asalet göstergesidir.
150. Dil, aklın tercümanıdır.
151. Dil, insanın terazisidir.
152. Dil yırtıcıdır; yuları bırakıldı mı salar, parçalar.
153. Dili tatlı olanın arkadaşı çok olur.
154. Dilini söğüp saymaya alıştırma. Tatlı dilli ol. Kötü söz alışkanlığı, insanı soysuz yapar.
155. Dilini küfre alıştırma. Tatli dilli ol. Yoksa önüne gelene havlayan köpeklere dönersin. Halkı zorla kendine nefret ettirirsin.
156. Dilsiz ol, yalancı olma.
157. Dilinizi dâimâ iyi kullanınız. O sizi saadete götürdüğü gibi, felâkete de götürebilir.
158. Dindarlığın en üstünü, dindarlığı gizlemektir.
159. Dinle, öğrenirsin. Sus esen kalırsın.
160. Doğru, dürüst ve nazik kişileri seçin, ve çıkar ummadan ve korkmadan acı gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin.
161. Doğru her zaman yüce, yalancı her zaman aşağı ve cücedir.
162. Doğru söz söyleyenin delili kuvvetli olur.
163. Doğruluk en iyi yol, bilgi en iyi kılavuzdur.
164. Doğruluk, hakkın dilidir.
165. Dost, sen yokken dostluk şartını yerine getiren kimsedir.
166. Dost, kardeşini üç hâlde korumadıkça tam dost olamaz. Düşkünlüğünde, kendisi bulunmadığı vakit, ölümünden sonra.
167. Dostun olmayışı, bir çeşit gariplik ve yalnızlıktır.
168. Dostuna kanat ger ve ona bir babanın oğullarının üstüne eğilmesi, onları korumasına alması gibi davran.
169. Dostları yitirmek gurbete düşmektir.
170. Dostlarıma dost olanları çok severim. ve onların kıymetlerinide dostlukların dereceleriyle ölçerim.
171. Dostların çoğalsın diye çırpınma. Onları bir gün ihmal etmeğe kalksan çabucak düşmanın olurlar. Dostlar ateş gibidir. Pek çoğalırlarsa yakarlar.
172. Dostlarının kötüsü, seni iyi gününde arayıp sıkıntılı zamanında yüz üstü bırakandır.
173. Dostluk, en yakın akrabalıktır.
174. Dostluk, elde edilmiş akrabalıktır.
175. Dostlukta aşırı gitme, kim bilir belki o dostun bir gün düşmanın olur, düşmanlıkta da aşırı gitme, kim bilir belki o düşmanın bir gün dostun olur.
176. Dostunu ihtiyâtla sev, olabilir ki bir gün sana düşman olur; düşmanınla da ihtiyâta riâyet ederek düşmanlıkta bulun, olabilir ki bir gün sana dost kesilir.
177. Dostunun düşmanını, kendine dost seçme.
178. Dünya geçici gölgedir.
179. Dünya sana cömert davrandığından sen de malına cömert davran, herkesin durumu değişebilir.
180. Dünyada yoksulu doyurmak kadar büyük iyilik yoktur. Bunu yapanlar, âhirette mutlaka mükafatını bulur.
181. Dünyanın en değerli hazinesi öğüttür, ama ondan ucuzu da yoktur.
182. Dünyayı yutsa, yoksul kalacak biri var: Aç gözlü.
183. Düşene sevinme, zamanın sana ne sakladığını bilmezsin.
184. Düşmanı kovalamayınız, onların yaralananlarının yarasını sarınız, esirlerini tedavi ediniz.
185. Düşmanlık, kalbi meşgul eder.
186. Düşünce akılların cilasıdır.
187. Düşünce ve prensiplerini kendi hayatlarında da uygulayan kimselerin bilgi ışıklarıyla aydınlanınız.
188. Düşünün, sonra konuşun, yanılmalardan kurtulacaksınız.
189. Edep, aklın suretidir.
190. Edep, en iyi mirastır.
191. Edeb, had tanımaktır.
192. Edep insanın kemalidir.
193. Edep insan için güzel elbise menzilesindedir.
194. Edepsiz olan kimsenin ayıpları çok olur.
195. Eğer ararsak kendimize kolayca düşman bulabiliriz, ama ne kadar ararsak dost bulmak kolay değil.
196. Eğer başkalarını ıslah etmek istiyorsan önce kendini ıslah et. Kendin fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmekle çalışmak çok büyük bir kusurdur.
197. Eger bilgiyi hak edene vermezseniz o kişiye zulmetmis olursunuz; hak etmeyene verirseniz bilgiye zulmetmis olursunuz.
198. Eğer bir seyahete çıkarsanız, gittiğiniz yerlerin adetlerine uymaya çalışınız.
199. Eğer yoksullaşırsan, yoksulluğunu gönül zenginliği ile tedavi et.
200. Eğer sırlarınızı birbirinize açarsanız, artık onu gizleyemezsiniz.
201. Eğer giriştiğin herhangi bir davada haklı isen korkma. Hakkı müdafaa edenin yardımcısı Allah’tır.
202. Eğer hayırlı bir iş görmek istersen, bugünün işini yarına koyma. Çünkü, yarına kadar ne olacağı belli değildir. Fena bir işe başlayacağın zaman da acele etme. Belki hayırlı bir düşünce, sana o fenalıktan gelecek olan tehlikeye mani olur.
203. Eğer talihin açık ise Kusurların kapalı kalır.
204. Eğlence ve zevke kapılan, akıldan kaybeder.
205. Elbiseleriniz eskide olsa, kalpleriniz yeni ve temiz olsun.
206. El işlerine yardım edin; çünkü bu yoksulluğu azaltır, hayat standardını artırır.
207. Emanetin en feyizlisi ‘ahde vefa’dır.
208. En ahmak insan, kendini herkesten en akıllı sanandır.
209. En akıllı insan, öğütleri dinlemekten vazgeçmeyen insandır.
210. En büyük Sıddık benim.
211. En büyük yardım, en çabuk yapılan yardımdır.
212. En büyük zenginlik Akıl, en şiddetli yoksulluk Ahmaklıktır.
213. En faydalı bilgi, uygulanabilendir.
214. En güzel ahlak, tevazu, yumuşaklık ve tatlı dilde bulunur.
215. En güzel edep kendinden başlamandır.
216. En kötü dost, seni şak şaklayıp eksiklerini örtendir.
217. En kötü düşmanlık insanlara yönelendir.
218. En kötü şey, insanın kendisini beğenmesidir.
219. En kuvvetli kişi, kendi nefsine galip olan kişidir
220. En talihsiz memleket, insanlarının her türlü güvenlikten yoksun yaşadıkları memlekettir.
221. En yakını yitiren en uzağı yardımcı olarak bulamaz.
222. En yakışıklı elbise, erdem elbisesidir.
223. Erdemin başı ilimdir.
224. Erkeklerin süsü edeptir, kadınların süsü de altındır.
225. Esnaf ve tüccara dikkat edin; onlara gereken önemi gösterin, fakat ihtikâr, karaborsa ve mal yığmalarına izin vermeyin.
226. Evim gelen herkesin kendi ortamıdır. Kilerimiz yiyecek alana açıktır. Bütün varımızı sunarız. Sadece ekmek ve sirke olsa da.
227. Evlâtlarınızı yaşayacakları zamana göre, terbiye ediniz.
228. Evlâtlarınızı yaşayacakları zamana göre yetiştiriniz
229. Ey Âdemoğlu, ihtiyacından fazla kazandığın şeyi, başkası için biriktirmedesin.
230. Ey Allah’ım, kaç evin önünden geçtiğimde zevk ve yapay mutlulukla şenlenmişti.
231. Ey insanlar! Bilgi edindiğiniz zaman hidayet´e ermeniz için bilginize uyunuz. Çünkü ilminin tersine hareket eden alim, cehlaletten ayrılmaz, yolunu kayıp etmiş cahile benzer.
232. Ey karamsar; bilmelisin ki, bu devranın değişmeyen tek bir kanunu var o da değişmektir.
233. Eziyet etme, eziyete engel ol. Diline sahip ol, can feda olsun sana yardımcı olan dost arkadaşlığına.
234. Fasık ve günahkâr kimselerle arkadaş olmaktan kaçının, çünkü kötülük kötülüğe kavuşur.
235. Fazîletlerin başı ilimdir.
236. Fazîlet sahibinin kıymetini, ancak fazîlet sahibi bilir.
237. Fazla yemek ve yemek üstüne yemekten kaçının. Zira fazla yiyen kimse fazla hasta olur
238. Fırsat karınca yürüyüşü ile gelir, yıldırım hızı ile gider.
239. Fırsat yaz bulutu gibi gelip geçer, elinize geçtiğinde faydalanmasını bilin.
240. Fikir çatışmalarından hakikat çıkar.
241. Fikir çatışmalarında dikkat çıkar.
242. Fikir sahibi her şeyden ibret alır.
243. Gayb sırlarından bana sorunuz, Mürsel peygamberlerin tüm ilimlerine varisim ben.
244. Garip, dostu olmayan kimsedir.
245. Gazap ve öfkeden kaçınınız. Çünkü onun başlangıcı delilik ve sonu ise pişmanlıktır.
246. Gece ile gündüz seni işlerler. Onları sen işle. Onlar her gün senden bir şey koparıyor, sen de onlardan bir şey koparmaya bak.
247. Geçimini mertce kazanmaya çalış. Nefsini alçaklıktan koru ki, fakir olsan bile şerefli kalasın.
248. Gençlik günlerini düşünmek, hasrettir.
249. Gerçek bilgin, bildiklerinin bilmedikleri yanında daha az olduğunu anlayandır.
250. Gerçek dost, sıkıntı zamanında imdada yetişendir.
251. Gerçek dostlar, çok vücutlu, tek kalpli varlıklardır.
252. Gerçek karşısında öfkelenmek ayıptır.
253. Gerçekle savaşan, elbette alt olur gider.
254. Gerçekleri söylemekten korkmayınız.
255. Gereksiz şeylerin peşinden koşan gerekli şeyleri kaçırır.
256. Görmediğim Allah’a ibâdet etmedim, tapmam.
257. Gözleri kör olan birisine doğanın ne kadar güzel olduğunu anlatamazsınız.
258. Güler yüz göstermek, cömertlik yerine geçer.
259. Güler yüz, dostluk yaratır.
260. Günah işlememek, tövbe etmekten daha iyidir.
261. Günaha alt olarak üstünlük bulan, üstünlük elde etmemiştir, şerle üst olan alt olmuştur.
262. Günahın en kötüsü, hafife alınan günahtır.
263. Güzel bir hayat sürdürmek istiyorsan kıskanma, cimri olma ve hırslı olma.
264. Güzel bir siyaset, iktidarı sürekli kılar.
265. Güzel huy, bir ganimettir.
266. Güzellik giyinenlerin süslüğü ile oluşmaz; bilgi ve terbiye ile güzel olunur.
267. Haddini bilen kimse, hakaret görmez.
268. Hain kişilere vefâda bulunmak, Allah’a hıyânette bulunmaktır; hainlere gadretmekse, Allah’a vefâ etmek demektir.
269. Hakkı bilirsen, Hakkın ehlinide bilirsin.
270. Halka karşı daima içinizde sevgi ve nezaket besleyin. Onlara bir canavar gibi davranmayın ve onları azarlamayın.
271. Halka istemediği, hoşlanmadığı şeyleri söyleyen kişi hakkında halk da, istemediği şeyleri söyler.
272. Halkın güvenini kazanın ve onların iyiliğini istediğinize kendilerini inandırınız.
273. Halkın en mutlusu, insanlarla iyi geçinen kimsedir.
274. Hakiki dost; sıkıntılı zamanlarda, senin gurur ve izzet-i nefsini kırmadan, sana yardım edenlerdir.
275. Hakkı ayakta tutmak için yardımlaşmak emanet ve dindarlıktır.
276. Haktan sonra delaletten başka ne vardır ki...!
277. Haksız kazanç ve ahlâksızlıklara düşmemeleri için memurlarınıza yeterince maaş ödeyiniz.
278. Haksızlık önünde eğilmeyiniz. Çünkü haksızlıkla beraber şerefinizi de kaybedersiniz.
279. Haksızlıklara isyan etmeyenler, onlardan gelecek her musibete katlanmalıdır.
280. Halk için en büyük felaket, düşünce ve bilim adamlarının düşük ahlaklı kimseler oluşudur.
281. Halka hürmet edenler, hürmete mazhar, halkı tahrik edenler hakarete layık olurlar. Halka saygınlık veren kişi, saygın tutulmuştur. Halkı küçümseyenlerse saygı görmemişlerdir.
282. Halkın güvenini kazanınız ve onların iyiliğini istediğinize kendilerini inandırınız.
283. Halkın önderi olmak isteyen biri önce kendisini ıslah etmeli, daha sonra başkalarını ıslah etmeye başlamalı ve söz ile diğerlerine edep öğretmeden önce güzel davranışı ile onlara edep öğretmelidir.
284. Hayat kötülüklerle insan arasında perdedir.
285. Hayatın, karşısına çıkardığı müşkül hadiselere sabır ve tahammül et. Onları, hiç kimseden bilme ve hiç kimseye karşı kalbinde bir buğz ve adâvet besleme; hiç kimseye hiddet ve şiddet gösterme. Bu suretle hareket edersen, en büyük müşkülleri bile yenersin ve sen de “İnsân-ı kâmil” mertebesine erersin.
286. Hayrı yapan, hayırdan da hayırlıdır; şer isteyense şerden de kötüdür.
287. Her hangi bir işde acele etme hataya düşersin.
288. Her hangi bir mücadelede son çabasını harcayan, mutlaka zafer kazanır.
289. Her huyun en iyisini kendin için seç.
290. He insan senin gibi yaradılışa sahiptir.
291. Herkesin değeri, onun himmeti kadardır.
292. Her kim, bana bir harf öğretse, ben ona kul, köle olurum.
293. Her kim kötüyü yasaklar, fesata kızar ve Allah’ın yasaklarının hududu çiğnendiği zaman öfkelenirse, Allah’ü Tealada o kulunun lehine öfkelenir.
294. Her kişinin değeri, yaptığı güzel işiyle ölçülür.
295. Her nereye baksam Allahı görürüm.
296. Her sorunu kolay yönünden ele al, hayatında rahat edersin. Çünkü sen sorunları kolaylıklarıyla ele aldıkça çözümleri de kolaylaşacaktır.
297. Her şey akla muhtaçtır, akıl da eğitime.
298. Her şey olması gereken zamanda oluşup elde edilir. Bunu bilmeyen cahil, yorgunluğuyla mahzun kalır.
299. Her şeye ibretle bakınız. Ve gördüklerinizden ibret alınız.
300. Her şeyi layık olduğu yere koyan Allah’tır.
301. Her şeyin bir belası vardır ve iyiliğin belası da kötü arkadaştır.
302. Her şeyin sonunu uzun uzun düşünen ve bir türlü karar veremeyenlerden, şecâat ve cesaret namına, hiçbir şey beklenemez.
303. Her şeyin en büyüğü İlim ve Bilimdir. Çünkü ilim ile Hakk’a yol bulunur, bilim ile halka tahammül edilir.
304. Her şeyin en iyisi, en yeni olanıdır; ama dostların en iyisi, en eskileridir.
305. Herkes için tatlı, acı bir son vardır.
306. Hırs seni kul etmesin, Allah seni hür yarattı.
307. Hırs ve tamah, yorgunluk ve meşakkatin anahtarıdır.
308. Hızlı yükselenlere imreniliyor. Oysa en hızlı yükselenler toz, duman. saman ve tüydür.
309. Hiç bir süs edep kadar güzel değildir.
310. Hiç bir şey görmedim, meğer ondan evvel ve onunla, ondan sonra gördüğüm hep Cenâb-ı Hak’tır.
311. Hiç bir zaman vaadinizden ve sözünüzden dönmeyiniz.
312. Hiç kimsenin hatasını yüzüne vurmayınız. O hatayı işleyene hatasını, başka birini misal göstererek anlatınız.
313. Hiçbir işte lüzumundan fazla aceleci olma. Dikkatli davranma sahibi olanlar, kendilerini bir çıkmaza girmekten muhafaza etmiş olurlar
314. Hikmet sahibi kişilerin sözleri doğruysa ilaçtır, yanlışsa hastalıktır.
315. Hizmetçiniz Allah’a itaat etmezse onu cezalandırınız, ama eğer size itaat etmezse onu bağışlayabilirsiniz.
316. Hoş geçinmek aklın yarısıdır.
317. Huzur ve barışcıllığı arkadaş edinmişe yakınlaş, arkadaşlığından mutlu olmadığın kişiden uzak ol.
318. İbret alınacak şeyler ne çok, ibret alanlarsa ne az.
319. İhtirâs; feyiz ve kemâlin en büyük düşmanıdır.
320. İhtiraslı kimse bütün dünyaya sahip olsa da yine fakirdir.
321. İhtiyarlığın, ölüm habercindir.
322. İki şey vardır ki sonu bulunmaz; ilim, akıl.
323. İki şey vardır ki yitirmeden kadri bilinmez; gençlik ve afiyet.
324. İki tür insan vardır. Bilen ve dinleyen.
325. İki yüzlü insanlardan uzaklaşınız. Zira iyi vaktinizde etrafınızda dönüp dolaşırlar. Kötü vaktinizde derhal sizden kaçarlar.
326. İki yüzlünün dilinde tat, kalbinde fesat gizlidir.
327. İktisatlı olmayla ihtiyaçların yarısı giderilebilir.
328. İlim bayrağımdır, nereye gitsem benimledir kalbim onun ilmiyle doludur, sanma ki boş bir sandıktır.
329. İlim bütün iyiliklerin anahtarıdır.
330. İlim hiç bir servet ile satın alınmaz. Onun içindirki, bir cahil ne dercede zengin olursa olsun, en fakir bir alim ile mukayese olunmaz.
331. İlim insanın güzelliğidir. Onu kazanmayı iste. Onu edin ki kahrıyla yaşayan insan bir olma.
332. İlim maldan hayırlıdır: İlim seni korur, malı sen korursun. Mal vermekle azalır, ilim öğretmekle artar. İlim hakimdir, mal ise mahkum. İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur. İlim ruhun hakimidir. İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur. İlim ruhun gıdasıdır, mal ise cesedin gıdasıdır. Mal uzun zaman sürecinde tükenir, ilim uzun zaman sürecinde tükenmez ve eksilmez. İlim kalbi aydınlatır, mal ise kalbi katılaştırır. İlim peygamberlerin mirasıdır, mal ise eşkıyaların mirasıdır.
333. İlim meclisi, cennet bahçesidir.
334. İlim isteyenine yüceliğinden akarak gelir.
335. İlim tükenmez bir hazine, akıl eskimek bilmez bir elbisedir.
336. İlim uygulamayla eşittir. Bilen uygular. İlim uygulamaları ile seslenir. Uygulama cevap verirse ne ala, vermedi mi İlim de göçer gider.
337. İlim ve tecrübenin asıl merkezi akıldır.
338. İlimden başka her şey azaldıkça değeri yükselir. İlim ise çoğaldıkça değeri yükselir.
339. İlmin ayıbı, verimsiz oluşudur.
340. İlmin bereketi güzel ameldir.
341. İlmin verâseti olmaz, ölülerinizin kemikleriyle övünemezsiniz.
342. İlmini saklayan cahil gibidir.
343. İnat, kötülüklerin kaynağıdır.
344. İnatçılık insanın aklına zararlıdır.
345. İnatçılık, savaş ve düşmanlığa yol açar.
346. İnatıçılığın insanın dünya ve ahiretine zararı her şeyden çoktur.
347. İnanan insanın yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her şeyden geniştir, nefsi her şeyden alçak. Yücelikten nefret eder, şöhrete düşmandır, gamı gussası uzundur, düşünmesi derin, susması fazladır. Vakti yoktur, çok şükreder, çok sabreder, düşünceye dalmıştır. İhtiyacı olanları görünce, kendi ihtiyacını hatırlamaz bile. Hûyu güzeldir, geçinmesi hoş ve yumuşak. Şeref ve din bakımından serttir, hûy bakımından alçak.
348. İnsaf, ihtilafı giderir ve arkadaşlığa yol açar.
349. İnsanı vaktinden önce yıpratan bir şey varsa o da tembelliktir.
350. İnsan belayı dilden bulur.
351. İnsan cahil olduğu şeyin düşmanıdır.
352. İnsan dün bir tohumdu, yarın toprak olacak.
353. İnsana bin dost az, bir düşman çoktur.
354. İnsanda dil olmazsa, insan söz söylemezse, surete bürünmüş bir varlıktan, yahut başıboş bırakılmış otlayan bir hayvandan başka ne olabilir ki?
355. İnsandaki edep, onun altınından daha iyidir.
356. İnsanın en şiddetli düşmanı gazabıyla şehvetidir.
357. İnsanın değeri, önem verdiği şeye göredir.
358. İnsanın dilekleri kendisine yakındır. Her şey den çok insana yakın olansa ölümdür.
359. İnsanın kendisine iyilik edeni övmesi, iyiliği arttırır.
360. İnsanın kendisi salih ve iyi olursa, Allah onun salih olması vasıtasıyla çocuklarını ve torunlarını da salih eder.
361. İnsanın kişiliğini sözü teyid eder.
362. İnsanın kurtuluşu doğruluktadır.
363. İnsanın tevazu sahibi olması, kendisine ikram getirir.
364. İnsanın utanması, örtüsüdür.
365. İnsanın yaşlanıp Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp hesapsız Cennet’e girmesinden daha hayırlıdır.
366. İnsanın vücudunda yerleşmiş olan sırlar, gün geçtikçe açığa çıkar.
367. İnsanlar yaşarken uyur, ölürken uyanırlar.
368. İnsanlar; akıl, ilim, huy, yoksulluk ve zenginlik yönünden farklı oldukları sürece, birbirleriyle güzel geçinirler. Eğer mezkur sıfatlarda eşit olsalardı, (yükümlülük üstlenmekten kaçarak) helak olurlardı.
369. İnsanlar arasında Allah’ı en iyi bilen, O’nu çok seven, tam itaat edendir.
370. İnsanlara faydası olmayanı ölüler arasında say, git.
371. İnsanları alçaltan ve nihayet mahveden 3 şeydir: Birincisi, hasislik. İkincisi, servet düşkünlüğü, üçüncüsü bencillik ve kibirliktir.
372. İnsanların değerlerini ölçmek için değerli olmak gerek.
373. İnsanların en acizi insanlardan kardeş edinemeyenidir. Bundan daha acizi de kardeş edindikten sonra onu yitirendir.
374. İnsanların en alçağı haksız yere başkalarına hakaret edendir.
375. İnsanların en güçsüzü dost bulmada güçlük çekendir, ondan daha güçsüzü ise, dostlarını yitirip yapayalnız kalandır.
376. İnsanların en fazla bağışlaması gerekeni, ceza vermeye en fazla gücü yetenidir.
377. İnsanların güzel edebe, altın ve gümüşten daha çok ihtiyaçları vardır.
378. İnsanların kalbi vahşi ve başıboştur; kim onlarla ilgilenirse onlara doğru cezbolur
379. İnsanların kıymeti, yaptıkları iyilikler ile ölçülür
380. İnsanların solukları ecellerine doğru attıkları adımlardır.
381. İnsanların vefat eden akraba ya da dostları için feryatlarla ağlamalarına şaşırıyorum.
382. İnsanlarla öyle geçinin ki, öldüğünüzde size ağlasınlar, sağ kalırsanız sevgiyle çağrışsınlar sizin için.
383. İnsanlarla öyle geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ kaldınız mı sevgiyle çağırsınlar sizi.
384. İslam TESLİM’dir. Teslim ise yakındır, yakın tasdiktir. Tasdik ikrar, ikrar eda, eda da ameldir.
385. İsraf ve taşkınlık eden kimsenin üç belirtisi vardır: Sahip olmadığı bir şeyi ister, parasına sahip olmadığı bir şeyi satın alır, parasına sahip olmadığı bir elbiseyi giyer.
386. İşlerin en zoru alışkanlığı terketmektir.
387. İyi niyetlilik, gönle ferahlık, bedene esenliktir.
388. İyi ve kötü insana aynı değeri vermek doğru değildir, bu suretle birincisini iyilikten soğutur, ikincisini kötülük yolunda cesaretlendirirsin.
389. İyiliği emret ki, iyi ehlinden (iyilerden) olasın.
390. İyilik yapandan şüphelenmek, haksızlıkların en çirkini ve günahların en büyüğüdür.
391. İyilik ediniz, onun mukabilinde fenalık göreceğinizi, katiyyen aklınıza getirmeyin.
392. İyilikle, hür adamı köle yaparsın.
393. Kadına aşırı düşkünlük, ahmakların işidir.
394. Kadının hayırlısı, sevgi dolu, doğurgan olanıdır.
395. Kalb, kör olduktan sonra gözlerin görmesinde hiç bir fayda yoktur.
396. Kalb temiz olursa, dilden güzel sözler çıkar.
397. Kalbler, kablara benzer. Hayırlı olan, hayırla dolu olanıdır.
398. Kan dökmekten kaçının, İslâm’ın hükümlerine göre cezalandırılması gerekmeyen kimseleri öldürmeyiniz.
399. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya akibet kendisi düşer.
400. Kendi aybına bakan kimse ve onu ıslaha çalışan kişi, halkın ayıbına bakmaz.
401. Kendi çocuğunu edeplendirdiğin şeyle yetimi de edeplendir ve çocuğunun eğitimi için yararlandığın yerden yetim için de yararlan.
402. Kendi görüşüyle yetinen, canını tehlikeye atmıştır
403. Kendi kadrini bilen helak olmaz.
404. Kendin için istediğini başkaları için de iste, kendin için istemediğin bir şeyi başkası için de isteme.
405. Kendine reva görmediği şeyi başkasına reva gören insan Kamil olamaz.
406. Kendisine edep yüklenen kimsenin kötülükleri azalır.
407. Kendini bilen Allah’ını da bilir.
408. Kendini cömertliğe alıştır ve her ahlakın en iyisini seç; çünkü iyilik alışkanlık haline gelir.
409. Kendini güçlükler karşısında sabretmeye alıştır, çünkü haksızlık karşısında Hak için sabretmek en iyi ahlâktır.
410. Kendini tanımayan kimse kurtuluş yolundan uzaklaşarak cehalet ve sapıklık yoluna giriverir.
411. Kendisini beğenen ve kendisinden razı olan bir kimsenin kusur ve zaaf noktaları aşikar olu
412. Kendisini beğenen ve kendisinden razı olan kimse bir çok üzüntü ve acı çeker.”r.
413. Kendisini tanıyan kişi, Allah’ını da tanır.
414. Kendini bilmeyen başkasını nasıl bilir?
415. Kınama ve azarlamada aşırı gitmek inata neden olur.
416. Kıskanç insan hiçbir zaman rahatlık ve huzur yüzü görmez.
417. Kıskanç kimse daima hasta olur.
418. Kıskançlık hasta eder.
419. Kıskançlık hastalıkların en kötüsüdür.
420. Kıskançlık, ateşin odunu yediği gibi oda iyilikleri yer.
421. Kıskançlık insanın dünyasını karartır.
422. Kıskançlık, insanın kalbi ve sinirleri üzerinde kötü etkiler bırakır ve insanı hasta eder.
423. Kıskançlık, ruhun hapsidir.
424. Kıskançlık, vücudu kemirir.
425. Kim bir işte halka öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan kendisini terbiye etmeli. Bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce, hûyuyla öğüt vermek suretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini terbiye eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden daha fazla ululanmaya değer.
426. Kim; halkın ayıplarını görür, onları kınar, fakat kendisi de o işleri yaparsa, ahmağın ta kendisidir.
427. Kim ki cimrilikten uzaktır, dostluğumu kazanır. Cimrilik ederse beni karşısına alır, yergimi kazanır.
428. Kimin söylediğine değil, ne söylediğine bak.
429. Kimsenin yanlışını yüzüne vurmayınız. Başka birisini göstererek ‘gelinim sen anla’ gibisinden uyarınız.
430. Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Kişi dili altında saklıdır? Konuşturunuz kıymetinden neler kaybettiğini anlarsınız.
431. Kişinin karşılaşacağı bütün sorunların kolay olması beklenemez, bazılarının kolay olmasının yanında bazıları zor olacaktır.
432. Kişinin yapısını oluşturan öz iyi değilse, o kişinin ağzından iyi sözler çıkmaz.
433. Kitaplar bilginlerin bahçeleridir.
434. Kitaplar, bilgi sahiplerinin bahçeleridir.
435. Konuşun da tanışın, çünkü insan dilinin altında gizlidir.
436. Korku, afetlerden biridir.
437. Korkulan her şey zarar vermez.
438. Kötü alışkanlıkları terketmek en büyük ibadetlerdendir
439. Kötü evlat, insanın en büyük musibetlerdendir
440. Kötü evlat, ailenin şerefini yıkar ve geçmişine leke sürer.
441. Kötü evlat anne ve babanın şerafetini yok eder ve geriye kalanları rezil eder.
442. Kötü huylarını terk et. Halkın hürmetlerine mazhar olursun.
443. Kötü insanlarla oturup kalkmak, iyi insanlar hakkında su-i zan doğurur.
444. Kötü yaratılışlının liderliği olmaz.
445. Kötü zanlı olup, dostlarını elinden çıkarma.
446. Kötülükten çekinmek, iyi bir iş yapmaktan yeğdir.
447. Kul ümidi yalnız Rabbine bağlamalı ve yalnız günahları kendini korkutmalıdır.
448. Kullar, bilmedikleri şeylerde duraksasalardı ne kâfir olurlardı, ne de sapıklığa düşerlerdi.
449. Kutsal görevinizin yoksul, sakat ve yetimlere bakmak olduğunu hiç aklınızdan çıkarmayın. Memurlarınız onları incitmesin, onlara kötü davranmasın. Onlara yardım edin, koruyun ve yardımınıza ihtiyaç duydukları her zaman huzurunuza çıkmalarına engel olmayınız.
450. Küçük bir insandan gelen büyük bir fikri küçümseme.
451. Küçüklükte soru soran kimse, büyüdüğünde cevap veren biri olur.
452. Layık olmayan kimselere yüz suyu dökme; kendini beyhude yere rezil edersin.
453. Lisanını küfre alıştırma. Tatlı dilli ol. Yoksa önüne gelene havlayan köpeklere dönersin. Halkı zorla kendine nefret ettirirsin.
454. Mal çokluğu kalpleri bozar, günahları doğurur.
455. Mal, isteklerin temelidir.
456. Mal mülk toplayıp biriktirme, kime topladığın bilinmez.
457. Mal- mülk yığmakla uğraşanlar yaşarken ölmüşlerdir. Allah’a teslim olmuş alimler ise insanlık var olduğu sürece yaşamaya devam ederler. Vücutları toprak olup gitmiştir, ama iz ve etkileri yüreklerde yaşar.
458. Mal, mülk insanın gözünü doyurmaz, kalp zenginliğine çalış.
459. Malından vermeyeni zenginlerden sayma.
460. Marifetlerin en üstünü insanın kendisini tanımasıdır ve en büyük cahillik ise insanın kendini tanımamasıdır.
461. Mazideki esefli ve üzüntülü olaylarla kalbini doldurma, gelecekte uğraşmaya zaman bulamazsın.
462. Mazluma yardımcı ol, zalime düşman kesil.
463. Mazlumu, zalimin elinden kurtaracağım.
464. Mazlumun öç alma günü, zalimin zulmettiği günden daha korkunçtur.
465. Memurlarınızı seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemiş ve devletin suçlarından ve zulümlerinden sorumlu olmamış bulunmalarına dikkat ediniz.
466. Memurlarınızın hareketlerini kontrol edin ve bunun için güvendiğiniz samimi kişileri kullanınız. Mektuplar ve müracaatlara bizzat kendiniz cevap veriniz.
467. Merhamet ve ibâdetlerin en hayırlısı, gizli sadaka vermek ve inzivâ köşesinde ibâdet etmektir.
468. Midenizi fazla hayvan mezarlığı yapmayınız.
469. Milletlerin ölçü ve terazisi adalettir.
470. Misafirine gücün yettiğince ikramda bulun, öyle ki ona saygıda seni mirasçı kabul etsinler.
471. Mutlu ile arkadaş olan, mutlu olur.
472. Mükemmel insan eksiklerini ve kusurlarını bilendir. En kötüsü ise insanların doyumsuz isteklerinin ve hırsının peşine düşendir.
473. Mümin, kardeşi açken doyasıya yemez.
474. Mü’min, insanların ezâsına tahammül eden, fakat hiç kimsenin ondan incinmediği kişidir.
475. Mü’min, kardeşlerine karşı ululanmaya, ona güler yüz göstermemeye başladı mı ondan ayrıldı demektir.
476. Müslüman olsun olmasın herkese aynı davranın. Müslümanlar kardeşleriniz, müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandır.
477. Namus, güzelliğin sadakasıdır.
478. Ne kadar tenha bir yerde olursa olsun bir fenalık yaparken, seni hiç kimsenin görmediğine hükmetme. Seni, mutlaka bir gören vardır. O da Allah’tır.
479. Ne yüksek mevki ile sevin, nede düşkün olduğuna üzül.
480. Nefsine hâkim olman, en üstün güç, kudrettir. Ona buyruk yürütmen en hayırlı emârettir.
481. Nesebinle değil edebinle öğün.
482. Nerede bir bilgin görürsen, hemen buyruğunu kabul edip hizmetine gir.
483. Nice bilgin vardır ki, bilgisi olduğu halde ona fayda vermez de bilgisizliği öldürür giderir onu.
484. Nice kan vardır ki, onu dil döker.
485. Nice zengin vardır ki, yoksuldan da yoksuldur; nice büyük kişi vardır ki, her aşağılık kişiden de aşağıdır, nice yoksul vardır ki, bütün zenginlerden daha zengindir.
486. Oyun, hayranı biri saadete eremez.
487. Oysa ölüm cebimizde bize hep eşlik etmektedir, neden cahiller de feryadla karşılanır, ölüm neden böyle şaşkınlık yaratıyor.
488. Öfke delilikten bir bölümdür. Çünkü, sahibi nadim olur, nadim olmuyorsa deliliği adamakıllı pekişmiş demektir.
489. Öfke gücünü izleyecek olursan seni helak eder.
490. Öfke korkunç bir ateştir. Onu bastıran ateşi söndürür, yapamayan içinde yanıp gider.
491. Öfke kötü bir arkadaştır. Kusur ve çirkinlikleri açığa çıkarır, insanı kötülüğe yakınlaştırıp iyilikten uzaklaştırır.
492. Öfke ve kızgınlıktan koru kendini. Çünkü başlangıcı delilik, sonu pişmanlıktır.
493. Öfkeden kaçın, sakın öfke sana galip olup alışkanlık haline gelmesin.
494. Öl ama alçalma, azı yeter bul ama yüzsuyu dökme.
495. Öldükten sonra yaşamak isterseniz kalıcı bir eser bırakınız.
496. Öldükten sonra da yaşamak isterseniz, ölmez bir eser bırakınız.
497. Ölüm ahiretin kapısıdır.
498. Ölümü unutmak, kalbi paslatır.
499. Ölümü unutmayan, güzel şeylere tutkun olur.
500. Ölümün belirtisi doğmaktır.
501. Önder önce kendini eğitmeli, sonra diğerlerini. Önce kendi edebiyle örnek olmalı, sonra öğüt ve nasihatla.
502. Öğren, Cahil kalma. Ali yalın ayaklıların en hayırlısıdır.
503. Övünmeye değer şeyler güçlü akıl, utanma, nefsinden sakınma ve eğitimdir.
504. Öyle bir devir ki hiçbir arkadaşın senden hoşnut değil. Ve öyle bir devir ki hiçbir dostun sana dürüst ve gerçek dost değil.
505. Öyle bir kimseyi dost tut ki, aranızda kardeşlik husule gelsin. Ve senin bulunmadığın yerlerde, seni müdahele etmek için düşmanlarınla penceleşsin.
506. Parçalayıcı ve yiyici yırtıcı hayvan, zalim ve zorba bir validen iyidir.
507. Perde kaldırılırsa yakinim (bilincim) artmaz benim.
508. Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmaklığın alametlerindendir.
509. Rezil kişilerin başa geçmesi, insanlara afettir.
510. Sabır acılığının meyvesi zaferdir.
511. Sabır en güzel huy, ilim de en şerefli süs eşyasıdır.
512. Sabır iki türlüdür. İstemediğin, hoşlanmadığın şeye sabretmek; Sevdiğin, istediğin şeye sabretmek.
513. Sakın aile ve akrabalarının bedbahtlardan olmasına sebep olan birisi olmayasın.
514. Sakın başkasının kölesi olma; çünkü Allah seni hür yaratmıştır.
515. Sakın cahil kimselerle şaka etme. Onların halleri ve dilleri akrebin kuyruğu gibidir; derhal senin kalbini zehirleyebilir.
516. Sakın insanların eşit olduğu şeyi tekelleştirmeye kalkma.
517. Saltanat ve tahakküm hırsına kapılanlar, debdebe ve saltanat içinde yaşamış olsalar bile, daima lanetle anılırlar.
518. Sana cefa edeni utandırman için hoşça geçinmeye çalış.
519. Sana niçin yaptığını sorduklarında utanacağın ve yalanlamağa kalkacağın işleri yapmaktan çekin.
520. Sana karşılık iyilik yapanlara, teşekkür etmesini bilenlere de iyilik et.
521. Sana öğüt veren, sana geniş kredi açmış tüccara benzer.
522. Sefih olanlar lisanla dostluk gösterirler. Fakat kalbleri fesatla doludur.
523. Sen ey insan. Ayan beyan bir kitapsın, harfleriyle yüreğin okunur.
524. Sen öyle bir kitap ilmisin ki, harflerin, esrarı çözer.
525. Seni yalnız iyi günlerinde arayan, düşkün günlerinde senden kaçacaktır.
526. Seni, sende bulunmayan özellikler ve değerler icat ederek koltuklayan, bir gün gelir yapmadığın suçları da üstüne yığarak seni çekiştirmeye, çeliştirmeye kalkar.
527. Senin hakkında iyi zanda bulunanın zannını gerçekleştir.
528. Seviyesiz insanların bana cahilce sözlerine karşılık vermekten tiksinti duyarım.
529. Sırrı erdemli olandan başkasına verme. Yanlız o erdemli insanlarda sır olarak kalabilir.
530. Sırlarını ona buna açıyorsan, başına gelecek zilletlere razı ol.
531. Sızlanmak, sabırdan zordur.
532. Siyaseti başaramayan başkan olamaz.
533. Siyasetlerin (yönetimlerin) en zoru alışkanlıkları değiştirmektir.
534. Sizin en kötünüz insanları çekiştirerek dostlar arasında ayrılık düşüren ve temiz insanlara kusur bulan kimsedir.
535. Sizin için korktuğum şeylerin en başında, nefsinin isteğine uymak ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak yoldan alıkoyar; ikincisi ise ahireti unutturur.
536. Sizin hayırlınız, günahına gerçekten çok tövbe edenlerdir.
537. Sizin için korktuğum şeylerin en başında, nefsinin isteğine uymak ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi Hak yoldan alıkoyar; ikincisi ise ahireti unutturur.
538. Sizler mallarınızla halkı kuşatamazsınız (onların gönüllerini hoş edemezsiniz); öyleyse açık yüzlülük ve güzel davranışınızla onları kuşatınız; çünkü ben Allah Resulünün şöyle buyurduğunu duydum: “sizler, mallarınızla halkın gönüllerini hoş edemezsiniz; o halde ahlakınızla onların gönüllerini hoş edin”
539. Sorun benden beni yitirmeden, bana gök yollarını sorunuz, onları yeryüzü yollarından daha iyi tanırım.
540. Sorun bana beni yitirmeden; Çünkü andolsun Allah’a, Kur’ân’da hiçbir âyet yoktur ki niçin ve kimin hakkında indi, nerde indi, düzlükte mi, dağlıkta mı, hepsini de en iyi bilenim ben. Gerçekten de Rabbim bana, anlayan bir akıl, söyleyen bir dil ihsân etmiştir.
541. Soruya verilen cevap çoğalınca doğru gizli kalır.
542. Soyluluk; babaların, anaların mensup oldukları soyla boyla değil, övülecek üstünlükle kazanılır.
543. Söylemediğin sözün hakimi, söylediğin sözün mahkumusun.
544. Söyleyene bakma, söylenene bak.
545. Söz ilaçtır, azı yaşatır, çoğu öldürür.
546. Söz; ok ve mızraktan daha tesirlidir.
547. Söz benim ağzımdayken söz benim esirim, söz ağzımdan çıkdıktan sonra ben sözümün esiri olurum.
548. Söz dilinin susutuğu ve amel dilinin söylediği nasihat hiçbir kulak tarafından kovulmaz ve onun faydası ile hiçbir fayda bir olmaz.
549. Söz sizin ağzınızda olduğu sürece, söz sizin esiriniz, söz ağzınızdan çıktıktan sonra siz sözünüzün esiri olursunuz.
550. Sözün gümüş olsa da, ey nefs sükut (suskunluk) altındır.
551. Sözün güzelliği, kısalığındadır.
552. Sözünde duramayacağın bir yerde söz verme ve kefaletine vefâ edemeyeceğin yerde kefil olma.
553. Susmak, ağırbaşlılığı arttırır.
554. Susmak, sana ağırbaşlı bir elbise giydirir ve sonunda özür dileme zorundan korur.
555. Sükût, yalan söylemekten ve başkalarını çekiştirmekten herhâlde evlâdır.
556. Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affediniz. Lâkin vatanınıza ve milletinize fenalık eden bir kimseyi, asla affetmeyiniz.
557. Şehvet bir kapıdan girer, akıl öbür kapıdan çıkar.
558. Şer’den çekinen kişi, hayır yapana benzer; suçtan sakınan kişi, iyilikte bulunana döner.
559. Şeref ve namus, en büyük hazinedir. Onlara mâlik olanlar, hayatlarını dâimâ memnun ve mesut geçirirler.
560. Şeref ve soyluluk, yüksek özellik ve niteliklerden gelir, ataların çürümüş kemiklerinden değil.
561. Şerefine düşkün olan kötü cevap almaktan kendini sakınır. İnsanların davranışlarını düşünerek ve gözeterek onlarla uyum içinde yaşayan kendi kişiliğinide korur.
562. Şerefli ve önemli bir mevkiiniz olması için bilime sarılınız.
563. Şiddetli istek mutluluğun en büyük düşmanıdır.
564. Şu (Kur’ân), Allah’ın suskun kitabıdır; ben ise Allah’ın konuşan kitabıyım.
565. Şükür nimetlerin süsüdür.
566. Takva, Allah’ın yap dediğini yapmak, yapma dediğinden kaçmaktır.
567. Tamah mihneti davet eder.
568. Taraf tutmayın, bazı insanları kayırmayın. Bu tür davranışlar sizi zulme ve despotluğa çeker.
569. Tarımla uğraşanlar devletin servet kaynağıdır ve bir servet gibi korunmalıdır.
570. Tecrübe fayda ile beraber gelen ilimdir.
571. Terbiyesizlikle kendisini düşüreni, soydan gelme asalet yükseltemez.
572. Tevâzu gösteriniz ki, halkın hürmet ve tekrimini (saygısını) kazanasınız.
573. Tövbe etmek elindeyken, ümidini kesene şaşarım.
574. Uygunsuz yerlere giren, kendini töhmete kaptırır.
575. Utancın üstünü, insanın kendinden utanmasıdır.
576. Üç sınıf Allah sevgisinden uzak tutulmuştur: Zalimler, onlara yardakçılık edenler ve zulmü hoş karşılayanlar.
577. Üç şey hayatı tatsızlaştırır: kin, kıskançlık ve kötü huyluluk.
578. Üç şey insana hayatı zindan eder: Ağırlaşan aile yükü, borçların baskısı ve bir hastalığın sürüp gitmesi.
579. Üç şeyi kendinizde tutup saklayın: Cesaretiniz, bilginiz ve malınız. Bazı insanlar sahip olduğunuz bu 3 şeye düşmandır ve o insanları ancak bu 3 şeyi kaybetmeniz sevindirir ve razı eder.
580. Üstünlük taslamak, ayıpların en kötüsüdür.
581. Varlıklı kişiden ellerinin içinde senin için ne skladığını bilmedikçe uzak dur.
582. Verilen söz, zamanında yerine getirilmesi gereken bir borçtur.
583. Ya siz bizi yok edersiniz ya da, biz sizi yok ederiz. Ya da barışı daha uygun görürsünüz.
584. Yakınlarına yardımı bırakan, düşmanlarına yardım etmiş olur.
585. Yalan hıyanettir, doğruluk emanettir.
586. Yalan söylemenin sonu, kınanmaktır.
587. Yalan ve iki yüzlülük en kötü ahlaktır. Yalancıların başlıca sıfatları şunlardır: evvela sana diller döker, birçok şeyler vaad eder. Sonra senden vazgeçer. Daha sonrada arkadan senin aleyhine bir çok şey söyler.
588. Yalancılardan daima uzak bulununuz. Çünkü onlarla içli dışlı olur ve onlarla dolaşıp kalkarsanız, sizde yalancı olursunuz.
589. Yalancıların başlıca sıfatları şunlardır. Evvela sana diller döker, birçok şeyler vaad eder. Sonra senden vazgeçer. Daha sonrada arkadan senin aleyhine bir çok şey söyler.
590. Yalandan daha kötü bir kabahat yoktur.
591. Yalanlanacağından korktuğun bir şeyi anlatma.
592. Yanlışını gününde görüp nefsine sitem edersen yanlışın faydaya dönüşür. Dünde kalan yaşam geçmişle yok olur gider.
593. Yaptığın iyilikleri ve sana anlatılanları gizle.
594. Yâ Rabbî! Ben sana cennet için değil, cehennem korkusu için de ibâdet etmiyorum. Belki seni tapınmağa lâyık olarak tanıdığım için ibâdetimi yapıyorum.
595. Yaşamın tecrübeleri doğru karar verebilmeyi öğretti, öyleki artık beni bitirmeye –yok etmeye gelen şeyleri ben bitirip– yok ettim.
596. Yeni ilmi şeyleri öğrenmekle, kalbinizin yorgunluğunu ve rahatsızlığını giderin, çünkü kalpleriniz de vücudunuz gibi yorulur.
597. Yeni mal, mülk edinmeden önce yığdıklarınızı kullanınız.
598. Yerilen aşağılık kişiler saygınlık döşeklerine oturacak olursa biz ayağa kalkarız.
599. Yoksullar bazen çok müşkil durumlarda kalırlar. Söyledikleri sözler ne kadar doğru olursa olsun, onları dinleyenler sözlerine kulak asmazlar.
600. Yoksula yardımı dilenmeden yap. Sen onu el açmak zorunda bırakırsan, verdiğin sadaka ile, onun sadakadan daha değerli olan haysiyetini satmaktan kurtarırsın.
601. Yoksullarla otur, şükrünü artırırsın.
602. Yoksulluğunu gizle, yoksa itibarın sıfıra iner.
603. Yol cümleden Ulu’dur.
604. Yola düşmeden arkadaşı, eve girmeden de komşuyu sor.
605. Yüzünüze karşı yapılan şişirme övgüleri dinlemekten kendinizi koruyunuz. Çünkü onlar, kalpleri kirletip ortalığa pis bir koku yayarlar.
606. Yumuşak ahlak, soyluluk ve büyüklüktendir. Yumuşak huyluluğun bitmez tükenmez kaynağı ol. Kimseye asla eziyet etme, yaptığın şeyin sonuçlarını görür ve duyarsın.
607. Yumuşak konuş, sevilirsin.Yüce kişinin aç kalınca, aşağılık kişinin karnı doyunca saldırısından korkun.
608. Yükseklik taslamak alçaltır, alçak gönüllülük yükseltir.
609. Zalime gelip çatan adalet günü, mazlumun uğradığı cevir ve cefa mihnetinden çetindir.Şiddet son dereceyi buldu mu ferahlık gelir çatar. Bela halkaları tam daraldı mı genişlik yüz gösterir.
610. Zalimin düşmanı Allahtır. Zalimin ikbali de geçicidir.
611. Zaman bana karşı maske takındı, beni tanımazlıktan -görmemezlikten geldi, bilmedi ki ben güne saygılıyım ve talihsizliklerin en korkulusunu bile kolay şeymiş gibi karşılarım.
612. Zaman ibret aynasıdır.
613. Zaman kendine uymazsa, kendini zamana uyduranlar. en akıllı kimselerdir.
614. Zaman sana uymaz, sen zamana uyacaksın.
615. Zaman uzasa, sonu gecikse bile sabreden mutlaka zafere ulaşır.
616. Zamanı değilse çok konuşma, söze başvurma, suskunlukla süsle aklını.
617. Zamanının bir kısmı maziye karıştı. Geride kalan günlerinin sayısı da belli değil, fırsat varken çalış.
618. Zamanın icaplarına uymayanlar, sürüden ayrılmış koyunlar gibi geri kalırlar.
619. Zayıfları ziyaret etmek alçak gönüllüğünündendir.
620. Zenginlik gurbette bir vatan, Fakirlik vatanda bir gurbet gibidir.
621. Zenginliği görüntülemek, şükürden sayılır.
622. Zenginliğin en yücesi dilekleri terk etmektir.
623. Zulme ve kötülüğe karşı çıkmayan daha belasına uğrar.
Hz. ALİ’DEN ALINTILAR(29)
1. Allah bize Peygamberi zafere ulaştırma şansını ve onurunu verdi. Bizimle İslamiyetin sancaklarını yükseltti.
2. Allah bizimle kitabını ve Peygamberini kudsadı. Zafer ve saygınlığa ermede bizi uygun gördü.
3. Allah’a yemin olsun ki, inen bütün ayetlerin ne hakkında, nerede ve kimin hakkında nazil olduğunu biliyorum. Allah bana düşünen, sorgulayan bir kalp ve açık bir dil vermiştir.
4. Allah’a ant olsun ki, Hayber kapısını cismani kuvvetle değil, Rabbani kuvvetle söktüm. (Hz. Ali’ye Hayber kalesini nasıl kopardın, diye sorduklarında verdiği cevaptan).
5. Allah’ın Resulü bana her birisinden bin kapı açılan tam bin ilim kapısı öğretti.
6. Allah Elçisi Muhammed, bir Pazartesi günü peygamber olduğunu açıkladı. Aynı günün ertesi Salı günü ben İslam Dini’ne girdim, onun Peygamberliğine inandım.
7. Allahu Teala hiçbir peygamber göndermemiş ki ben onun borcunu ve vaad ettiğini yerine getirmiş olmayayım...”
8. Allah’ın elçisi bana hitaben buyurdu ki: Allah’tan sonra Kuran mevcut olan her şeyden daha faziletli değil mi?. Beni Hakk ile Peygamber gönderene yemin olsun ki, toplanması gerektiği gibi, Kuran’ı sen bir araya getirmesen, hiç kimse getiremiyecektir.
9. Allah’ın kitabından bana sorun; hiç şüphesiz ben her âyetin gece mi yoksa gündüz mü, sahrada mı yoksa dağda mı indiğini biliyorum.
10. Bana istediğinizi sorunuz, Allah’a and olsun ki kıyamete kadar olacak her neyi sorarsanız cevaplarım. Bana Allah’ın kitabını sorunuz, Allah’a and olsun ki bütün ayetlerin tek-tek, gece mi veya gündüz mü, çölde mi ya da dağda mı nazil olduğunu bilirim.
11. Bana soru sormak isteyen bir Yahudi’ye hitaben şöyle buyurdum: İstediğiniz şeyden sorabilirsiniz. Hiç şüphesiz Peygamber, bana ilimden bin kapı öğretmiştir ve her kapıdan benim için bin kapı ayrılmıştır. O halde sorun onlardan.
12. Bana düşmanlık etmesi için şu kılıçla müminin burnunu kesecek olsam, yine de düşman olmaz bana; beni sevmesi için bütün dünyayı kendisine bağışlasam da münafık kimse dost olmaz bana.
13. Ben, Peygambere bir şey sorunca beni bilgilendiriyordu. Ben sessiz kalınca da O konuşmaya başlıyordu.
14. Ben sizin imâmınız ve halîfeniz olduğuma göre, fukaranın perişanlığına ortak olmuş olmalıyım. Öyle yemek yiyeyim, öyle elbise giyeyim ki en fakir kimse beni görünce kendi fukaralığına sabretsin. Ben biliyorum, benim gibi kimse yapamaz. Fakat imâmlıkta memurum, siz de benim gittiğim yoldan gidiniz.
15. Ben mü’minlerin emîriyim; onların en yoksulunun geçindiği gibi geçinmek zorundayım.
16. Beni yarınlarda görecek, yarınlarıma da şahit olacaksınız; bilmediğiniz özelliklerim o zaman aşikar olacak size. Ben aranızdan ayrılınca yerimi başkası aldığında tanıyacaksınız beni asıl.
17. Bil ki tüm Semavi kitapların esrarı Kur’an’da toplanmıştır, Kur’an’ın tüm esrarı Fatiha’dadır,
18. Bir kimsenin, benden bir şey isteyeceğini hissettiğim anda, o izhâr etmeden ben elimi ona uzatırdım.
19. Bilirsin ki savaş ateşleri yükseldiğinde akıllı ve tecrübeli bir aslan kesilirim.
20. Biz uyumlu yolda yürüdük. Ne eksik iş yaptık, ne de aşırılıkta yarar sağlamaya çalıştık.
21. Bizim emrimiz güçtür, güçleştirilmiştir, çetindir çetinleştirilmiştir, gizlidir, perde altına alınmıştır, ona Allah’a yakın bir melek, veyahut gönderilmiş bir peygamber veyahut Allahın kalbini imanla sınadığı bir müminden başkası tahammül edemez.
22. Canıma andolsun ki ben hakka muhalefet eden ve yolunu sapmış kimselere karşı tavizkar ve gevşek davranmayacağım
23. Çocuğun kalbi bitkisi olmayan bir araziye benzer, ona ne verilirse kabul eder. Bundan dolayı ben, kalbin katılaşmadan ve başka şeylerle meşgul olmadan seni terbiye etmeye başladım. (Hz. Ali bu sözü oğlu Hz. Hasan için söylemiştir)
24. Hz. Peygamber’den duyduğum hiçbir şeyi unutmadım.
25. Ey insanlar, sorun bana beni kaybetmeden; hiç şüphesiz ben göğün yolları hakkında, yerin yollarından daha çok bilgi sahibiyim.
26. Enâ künte meal enbiyâi bâtinen ve ma’ Resulullâh zâhiran” Türkçe Meali: “Ben peygamberlerle gizli, Resulullah ile açık olarak beraberdim.
27. İstesem sırf Fatiha suresinin tefsiriyle yetmiş beygiri yüklerim.
28. O’na (Hz. Muhammed’e) vahiy geldigi zaman, şeytanın feryadını duydum da “Ya Resulullah! Bu feryat nedir?”dedim. “Bu kendisine kulluk edilmesinden ümidi kesen şeytandır. Benim duyduğumu duyuyor; gördügümü görüyorsun. Ancak sen nebi değilsin; vezirsin ve hayır üzeresin” dedi.
29. Onun (Hz. Muhammed’in) en yakını benim. İlmiyle büyütü beni ve ilminin bilgini oldum.
30. Peygamberimiz velayetinizi bana verdi ve bunu Gadirhum’da ilan etti. Kuran da benim velayetime bağlılıklarını ve bana itaatlerini gerekli kıldı.
31. Resulullah şöyle buyurdular: Ben ilmin şehriyim ve Ali onun kapısıdır ve evlere ancak kapılarından girilir.’
32. Resulullah şöyle buyurdular. Ben hikmet eviyim ve Ali onun kapısıdır. O halde kim hikmet isterse, onun kapısından gelsin.
33. Resulullah, dilini benim ağzıma koydu; bununla kalbimde bin ilim kapısı açıldı ki her birisinden de bin kapı açılmaktadır.
34. Resulullah, Hayber fethedildiğinde bana buyurdu ki: Sen, benim ilmimin kapısısın; senin evlatların, benim evlatlarımdır; senin etin, benim etimdir ve senin kanın, benim kanımdır.
35. Resulullah, beni Yemen’e gönderdi. Ben ‘Ya Resulallah dedim, beni onların arasında hüküm vermek için gönderiyorsunuz, oysa ben bir gencim ve nasıl yargılayıp hüküm vereceğimi bilmiyorum. Bunun üzerine Allah Resulü eliyle benim göğsüme vurdu; sonra şöyle buyurdu: “Allah’ım, onun kalbini hidâyet et ve dilini sabit kıl. Hz. Ali şöyle devam etmiştir: “Ondan sonra iki kişi arasında verdiğim hiçbir hükümde tereddüde düşmedim.”
36. Resulullah şöyle buyurdu: “Ey Ali, bir kul Allah’a karşı Nuh’un kavmi içinde kaldığı gibi ibadet etse, Uhut dağı kadar altını olup onu Allah’ın yolunda harcasa, ömrü uzun olup bin kere yayan hac etmeğe ömrü yetse ve sonra Safa ve Merve arasında mazlum olarak öldürülse ve bütün bunlara rağmen senin velayetin altında değilse o kişi hiçbir zaman ne cennete girecek, ne de cennetin kokusunu koklayacaktır.
37. Resulullah şöyle buyurdu: “Ey Ali, sen zimmetimi beraat edensin. Sen ümmetim üzerine benim halifemsin.”
38. Resulullah şöyle buyurdu: “Allahu Teala her peygambere bir Vasi kıldı: Şit’i Adem’in vasisi kıldı, Yuşa’yı Musa’nın vasisi kıldı, Şem’un’u İsa’nın vasisi kıldı, benim vasim de Ali’dir. Benim vasim, vasilerin en hayırlısıdır, ben dua edenim, Ali de aydınlatandır.
39. Resulullah şöyle buyurdu: “Ey Ali, sen benim vasimsin. Senin savaşın benim savaşımdır, senin barışın da benim barışımdır. Sen imamsın ve aynı zamanda onbir imamın babasısın, onlar masum ve temiz olanlardır. Dünyayı adalet ve hak ile dolduracak olan Mehdi de onlardadır. Onları buğz edenlerin vay haline olsun. Ey Ali, bir kişi seni ve evladını Allah ile severse, Allah o kişiyi sizlerle beraber haşr edecektir. Sizler de benimle yüksek derecede olacaksınız. Ey Ali sen Cennet ve Cehennem’i bölensin. Seni sevenleri Cennet’e ve seni buğz edenleri de Cehennem’e geçireceksin.”
40. Resulullah şöyle buyurdu: “Allah biz Ehli Beyt’ten zahir ve batin her tür çirkinlikten (günahtan) temizledi ve arındırdı”.
41. Resulullah şöyle buyurdu: “Her kim Urvet’ul Vuska (sağlam bir kulp)ya tutunmak istiyorsa Ali ve Ehli Beyt’inin sevgisine tutunsun”.
42. Resulullah şöyle buyurdu: “Ey Ali, sen insanların en hayırlısısın, bunda kim şüpheye düşerse kafir olur.
43. Resulullah şöyle buyurdu: “Ali’yi buğz etmek küfürdür, Ben-i Haşim’i buğz etmek nifaktır.”
44. Resulullah şöyle buyurdu: “Her kim kurtuluş gemisine binmeyi, sağlam olan kulpa ve Allah’ın sağlam olan ipine tutunmayı severse Ali’ yi veli edinsin, onun düşmanıyla düşman olsun ve onun evlatlarından olan Hidayet imamlarına uysun. Onlar benim halifelerim, vasilerim, benden sonra Allah’ın yaratıklarına olan hüccetleridir. Onlar ümmetimin üstatları, takvalıları ve Cennet’e götürenlerdir. Onların tarafı benim tarafımdır, benim tarafım da Allah’ın tarafıdır. Onların düşmanlarının tarafı da Şeytan’ın tarafıdır.”
45. Resulullah şöyle buyurdu: “Hüseyin’in evlatlarından biri ümmetimde kıyam etmedikçe dünya yok olmaz. O, yeryüzü zulümle dolduğu gibi, onu adaletle dolduracaktır.”
46. Size 5 şey vasiyyet ediyorum ki, develere binip seferlere düşseniz de onları elde etseniz değer mi değer; 1- Hiç biriniz Rabbinizden başkasından bir şey ummasın; 2- Hiç biriniz günahından başka bir şeyden korkmasın; 3- Hiç biriniz kendisinden bilmediği bir şey sorulunca bilmiyorum demekten utanmasın; 4- Hiç bir kimse bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinmesin; 5- Sabrediniz, çünkü sabır îmana nispetle cesetteki baş gibidir. Başı olmayan bedenden hayır, sabır olmadıkça da îmandan hayır gelmez.
47. Sizinle savaşan benim. Sığınağım olan Hakk’ın Allahı yardımcımdır ve beni zafere götüren odur.
48. Sorun bana beni kaybetmeden! Ölümlerin, belaların ve neseplerin ilmini bilen kimseye sormak istemez misiniz?.
49. Sorun bana, beni kaybetmeden. Taneyi yaran ve insanı yaratan (Allah’a) andolsun ki ben Tevrat’ı, Tevrat ehlinden, İncil’i, İncil ehlinden ve Kur’ân’ı, Kur’ân ehlinden daha iyi bilirim.
50. Sorun bana, beni kaybetmeden. Hiç şüphesiz ben Arş’ın altında sorulduğum her şeyden haber verebilirim.
51. Şu göğsümde saklı duran birçok ilim var. Ah! Onları taşıtacak erler bulabilsem.
52. Yâ Rabbî! Ben sana cennet için değil, cehennem korkusu için de ibâdet etmiyorum. (Belki) Seni tapınmağa lâyık olarak tanıdığım için ibâdetimi yapıyorum.
53. Ya Rabbim, Gözümün önündeki tüm sır perdesini kaldırsan dahi imanımda zerrece bir artış olmaz,çünkü ben sana en yüksek derecede iman etmişim.
54. Vahyin ve risaletin nurunu görür, nübüvvetinin kokusunu duyardım.
55. Bizi 73 Milletten 13 Kavim sevmiştir. Fakat asıl talibim yoluma can ve baş verenlerdir. Nihayeti İmam Hüseyin’e malüm olur.
HZ. ALİ’NİN HUTBELERİNDEN BAZI BÖLÜMLER
Hz. Ali, kendisini tanıtan bir Hutbesinden:(31)
“Bende Gayb ilminin anahtarları vardır ki onları Resülullah’tan sonra benden başkası bilemez. Benim ilk suhufta zikredilen Zülkarneyn; benim Süleyman’ın yüzüğünün sahibi, benim güzel işlerin velisi, benim sırat ve durulacak yerin sahibi, benim Cennet ve Cehennemi bölen, benim ilk Adem, benim ilk Nuh, benim Cabbar’ın ayeti, benim hakikatın esrarı, benim ağaçları yapraklandıran, benim meyveleri kuvvetlendirip yetiştiren, benim suları yerden çıkaran, benim nehirleri akıtan, benim ilmin hazenadarı, benim hikmetin yüce dağı, benim Müminlerin Emiri, benim yakının gözü, benim Allah’ın göklerde ve yerdeki hücceti, benim yerlere sarsan yıldırım ve zelzele, benim hak ile gelecek olan haykırış, benim o saat ki şüphesiz olarak geleceği halde yalanlanan, benim ondan şüphe edilmeyen kitap, benim Allah’ın onlarla dua etmelerini emrettiği onun güzel isimleri.
Benim o nur ki, Musa ondan iktibas eyledi, benim Sur’un sahibi, benim her mezarda yatanları kabirlerinden çıkaran, benim kıyamet günündeki dirilişin sahibi, benim Nuh’un kurtarıcısı ve sahibi olan, benim Musa’ya konuşanın sırrı, benim gayb aleminde ruhlara konuşan, benim daim ve baki olan emir, benim hakkın velisi olan, benimdir tüm yaratılanlar, benim sözünü değiştirmeyen ve yaratılmışların hesabı ona dönecek olan,
Benim tüm yaratılmışların emri ona aktarılan, benim yaratan Allah’ın halifesi, benim beldelerinde Allah’ın sırrı ve kulları üzerine hucceti olan, benim Allah’ın emri, hani ruh hakkında şanı yüce olan Allah’ın: “Sana ruh hakkında sorarlar, de ki: Ruh, Rabbimin emrindedir” (İsra: 85) ayetinin manasıyım, benim yükselen dağları sabit kılan ve suları yerden çıkarıp, yeryüzünde akıtan, benim ağaçları diken ve onlardan çeşitli meyveler çıkaran, benim tüm güçlere sahip olan; benim ölüleri dirilten.
Benim yağmuru indiren, benim Güneş’i, Ay’ı ve yıldızları ışıklandıran, benim Kıyamet gününün başkanı olan, benim kıyamet gününü başlatan, benim, Allah tarafından ona itaat vacip kılınan, benim hayatta baki olup ölmeyen ve ölsem de hiçbir zaman ölü olmayan, benim saklı kalan İlah’ın sırrı, benim olan ve olacak her şeyden haberdar olan, benim iman edenlerin namazı ve orucu, benim iftihar ve menakıb konularının sahibi, benim yıldızların sahibi olan, benim, Allah’ın ağrı veren azabı, benim ilk kuvvetli zalimleri helak eden, benim devletleri var edip yok eden, benim şiddetli yer sarsıntılarının ve musibetlerin sahibi olan, benim Güneş tutulmasının ve yere çöküşün sahibi, benim Firavun’ların kanını bu kılıcım ile yere akıtan.
Kalu bela da Allah’ın onun itaatini emretmiş olduğu kişi benim, zuhur ettiğimde beni inkar ettiler ve şanı yüce olan Allah bu durum hakkında şöyle buyurdu: “O geldiğinde, onu tanımadılar ve bu inkarları ile küfre saptılar” (Bakara: 89); benim nurların nuru, benim Arş’ı temiz olanlar ile taşıyan, benim önceki kitapların sahibi, benim, Allah’ın kapısı, kim bunu inkar ederse o kapıdan cennete giremeyecektir, benim meleklerin yatağına izdiham ettiği, benim yeryüzünün tüm kısımlarında tanınan kişi, benim Güneş’in onun için iki kere geri döndüğü, benim Resulullah ile iki kıble ve beyatte bulunan, benim Huneyn ve Bedir savaşlarının sahibi.
Benim Tur dağı, benim sahifelere yazılıp neşrolunan kitap, benim dolup taşan deniz, benim Beyt’ül Mamur (Yedinci gökte bulunan en yüce yer), benim, Allah’ın ona itaat etmeleri için insanlara çağırıda bulunduğu, bir kısmı bu çağrıyı inkar etti ve hayvanlara dönüştürüldü ve bir kısmı ise çağrıya iman etti ve buna karşılık da bağışlandı ve herkesten daha öne sürüldü.
Benim cennetin ve cehennemin anahtarları elinde olan, benim Resulallah ile yer ve gökte beraber olan, benim hiçbir ruh daha harekete geçmeden ve hiçbir nefs nefes almadan önce tesbih eden, benim ilk asırların sahibi, benim susan, natık olan ise Muhammed’dir, benim Musa’yı denizden geçirip, Firavun’u askerleri ile denizde boğan, benim hayvanların fısıltısını ve kuşların dilini bilen, benim yedi gök tabakasını ve iki yer tabakasını, bir gözün açılıp kapanması zarfında dolaşan, benim İsa’nın dili ile onun yerine beşikte konuşan, benim İsa’nın yanında namaz kılacağı kimse, benim Sur içinde Allah’ın istediği şekilde hareket eden.
Benim hidayet yolunun çerağı, benim takvanın anahtarı, benim son ve başlangıç, benim kulların amellerini gören, benim alemlerin Rabbinin emri ile yerlerin ve göklerin bekçisi olan, benim hak ile hükmeden, benim dinin diyanetçisi olan, ben o kişiyim ki ancak velayetime bağlı olanların amelleri kabul edilecek ve benim sevgim ile başlanan işler ancak kabul edilecek, benim felekin gidişatından haberdar olan, benim Mikail’in indirdiği yağmur tanelerinin ve savurduğu tozun Allah’ın izni ile sahib olan, benim iki kere öldürüp iki kere dirilten, benim her istediği şekilde zuhur eden, benim yaratılanların sayısının ne kadar çok olsalar da ihsa eden, benim ne kadar çok olsalar da onların hesaplarını veren, benim o kişi ki, nezdinde Peygamberlere indirilen kitaplardan bin tanesi var olan, ben o kişiyim ki velayetimi bin tane ümmet inkar etti ve hepsi de hayvanlara döndürüldü.
Benim ilk zamanda zikredilen ve son zamanda zuhur edecek olan, benim, zalim ve gaddarları yerlerinden çıkarıp son zamanda onlarla hesaplaşacak olan, benim Ya’us, Ya’uk ve Nusr’a şiddetli bir azap ile ceza verecek olan (bu üç isim cahilliye devrinde putların adlarıdır. Hz. Ali kendi devrinde yaşamış olan üç muhalifinin adlarını rumuz olarak kullanmıştır);
Benim her dil ile konuşan, benim doğularda ve batılarda tüm yaratıkların amellerine müşahid olan, benim Muhammed olan ve Muhammed’dir ben olan. ben o manayım ki, ona ne bir isim ne de bir şüphe düşer; benim kurtuluş kapısı ve ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliy’ul-azim’ (Güç ve Kuvvet ancak Aliyyül Azim olan Allah’tan gelir)”
ELİFSİZ HUTBESİNDEN
İbn Ebî’l Hadîd’den aktarılmıştır. “Bu, bir çoklarının naklettiği elifsiz bir hutbedir. Nakledildiğine göre Resulullah’ın ashabından bir grup, harflerden hangisinin Arap kelimelerinde daha çok kullanıldığı konusunda tartıştılar ve hepsi bunun “Elif” harfi oldu_unda ittifak ettiler. Orada bulunan Ali, her hangi bir ön hazırlık söz konusu olmadan, şu elifsiz hutbeyi okudu:
“Minneti büyük, nimeti bol olan, rahmeti gazabından öne geçen, kelimesi eksiksiz olan, meşiyyeti geçerli olan ve hükmü yerine ulaşan kimseye (Allah’a) hamd ederim. O’na, rububiyetine ikrar eden, ubudiyetine boyun eğen, günahından ayrılan, onun tevhidine itiraf eden, azap vaadinden ona sığınan ve ondan mağfiret dileyen bir kimsenin hamdı gibi hamd ederim; öyle bir mağfiret ki onu akraba ve evlatlarından yüz çevirttiren (Kıyamet) gününün (sıkıntılarından) kurtarsın.
Biz, O’ndan yardım, irşâd ve hidâyet diliyoruz. O’na iman edip ona tevekkül ediyoruz. Ben O’na ihlaslı ve yakin ehli birisinin şehâdeti gibi şehâdet ediyorum. O’nun yeganeliğine imanlı ve yakınlı birisi gibi inanıyorum. Mülkünde ortağı ve yaratışında yardımcısı olmadığına tereddütsüz inanan bir kulun tevhidi gibi onu birliyorum. O, herhangi birisinin kendisine danışman, vezir, muavin, yardımcı ve benzer olmasından yücedir...”
“Bütün övgüler Allah’a mahsustur; o ki övgünün ehli ve yeridir. O’nun içindir hamdın en sağlamı ve en tatlısı, en mübareği ve en yukarı noktası, en temizi ve en yücesi, en değerlisi ve en iyisi! O Vahittir (yeganedir), Ehattır (tektir) ve Samettir (noksansız ve ihtiyaçsızdır). Ne babası vardır, nede evladı...
Bilin ki ilk olmak ona mahsustur; eşi-dengi yoktur. O’nun hükmünü reddedebilecek kimse yoktur. O’ndan başka ilah yoktur; O’dur “Melik” (padişah), “Selâm” (selamet veren), “Musavvir” (şekillendiren), Allâm (çok bilen), Hâkim (hüküm süren), Vedûd (çok seven-şefkatli), Mutahhir (temizleyici) ve Tâhir (temiz) olan. Onun işi beğenilmiş ve haremi bayındırdır.
Kerem ve bağış O’ndan umulur. Kelamını size öğretmiş, nişanelerini göstermiş, hükümlerini sizin elinize sunmuş, helalini helal ve haramını haram kılmıştır. Muhammed’e risâletini yüklemiştir; o Resul ki yücedir; efendidir, işi sağlamdır; temizlenmiş bir temizdir.
Ademoğullarından, doğumu en temiz olanı, yıldızı en çok parlayanı, en çok sabit ve sağlam olanı, dalı hepsinden daha canlı ve taze olanı, ahdine en sâdık olanı, genç ve ihtiyarlarının en değerli olanıdır...
Allah’ım, hamd ve devamı, mülk ve kemali, sana mahsustur. O’ndan başka ilah yoktur; O’nun Hilmi, bütün hilimleri kapsamış; O’nun hükmü her hükmü sağlamlaştırmış, O’nun ilmi her ilmi alt etmiştir.”
Hz. Ali’nin bir hutbesinden:
“Ben sırların sırrıyım...ben harflerin sırrıyım...”(32). Harflerin sırrından maksat Kuranı Kerimde bazı süre başlarında bulunan mukatta (kesik) harfleridir. Bu Harfler Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir. Hz. Ali bu sırların ne olduğunu bildirmişlerdir. Bunlar: “Elif, Lâm, Mim, Râ, Kêf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd, Tâ, Sin, Hî, Kâf, Nûn” Bu harflerin sayısı 14’tür. Hiç bir harf eksilmeden bu harfler bir araya geldiği zaman, şöyle bir cümle oluşturmaktadır: “ALİ SIRAT HAK, NEMSİKÜHÜ” VE “SIRAT ALİ HAK, NEMSİKÜHÜ”
Türkçe Anlamı Şöyledir: “ALİ HAK YOLUDUR, ONU
TUTUYORUZ” ve “ALİ’NİN YOLU HAKTIR, ONU TUTUYORUZ”
Hz. Ali’nin başka bir hutbesinden:
“Ben hidayete eriştiren ve hidayete eren kişiyim, ben miskinlerin ve yetimlerin babasıyım, ben dulların kocasıyım, ben her zayıfın iltica yeriyim, ben her korkanın eman yeriyim, ben müminlerin cennetteki önderiyim, ben sapasağlam olan Allah’ın ipiyim, ben kopmak bilmeyen kulpayım, ben takva kelimesiyim, ben Allah’ın gözüyum, ben Allah’ın doğru konuşan diliyim, ben hakkında: “Nefsin: Yazıklar olsun bana, Allah’ın tarafına nasıl kusurda bulundum” (Zümer: 56) diyeceği kimseyim, ben Allah’ın kulları üzerine rahmet ve mağfiret ile uzanmış olan Allah’ın eliyim, ben o kapıyım ki, kim beni ve hakkımı hakkıyla tanırsa şüphesiz olarak Rabbini tanımış olur. Nitekim ben, onun peygamberinin yeryüzündeki vasisi ve kulları üzerine olan hüccetiyim. Bu sıfatlarımı ancak Allah’a ve Resulüne karşı çıkanlar inkar ederler.”
Hz. Ali’nin Hutbet’ül Beyan adlı hutbesinden
Gökleri ve yeri yaratan, yeryüzünü yayıp döşeyip, semayı ona tavan yapan, dağları yüceltip arza direk yapan, pınarları var edip fışkırtan, rüzgarları estiren, felaketleri emreden ve istediği zaman kaldıran, gökleri yıldızlarla süsleyen, felekleri tedbir ve teşhir eden, onları paylaştırıp menziller takdir eden, bulutları yaratıp yerden yere sevk eden, yıldızlara ışık veren, cisimleri ölçüsü ile evsafiyle halkeden, dehri dürüp dertop edip bulandıran, hadiseleri getiren ve götüren, rızıkları tekeffül eden ve tedbir eden ve ölüleri dirilten Allaha hamd ederim. Nimetlerine ve nimetlerinin bolluğuna ve o nimetlerin devamlılığına hamd ederim.
Ortağı olmayan Allah’ın birliğine tanıklık ederim, öyle bir tanıklık ki tanıklık edeni selamete götürür ve azabtan emin kılar. Ve yine tanıklık ederim ki Muhammed onun Resulü ve Resullerin sonuncusu, Keremlisi, en faziletlisi ve Kainatın efendisidir. Hak olan davetinin fatihi ve yayıcısıdır. Allah o yüce zatı öyle bir ümmete gönderdi ki, onların şairleri putlara övgü yazarlardı. İşte o ümmete öyle nasihat etti ve hidayet kapıların açtı ki sancakları yükseldi ve mimberleri aydınlandı. Kuran mucizesi ile Şeytanı ve saltanatını perişan etti. Arabın en azgınlarının ve kafirlerinin burnunu yere sürttü. Onun davası ilk ziyaretçisi ile hak oldu. Onun temiz şeriatı ile şereflenen ebediyen şereflenir. Allah’ın salat ve selamı Resulüne ve onun mübarek ağacına (soyuna) olsun.
Ey insanlar, olan oldu ve olacak olan olmaktadır. Önümüzde öyle bir zaman var ki; iş başına namertler geçecek, idareyi başkaları ele alacak, arzu ve istekler artacak, reyler çoğalacak, müşküller büyüyecek, şikayetler artacak, davaların ve sorunların ardı ve arkası kesilmeyecek, yer depremlerle sarsılacak, farzlar yerine getirilmeyecek, emanet gizlenecek, hiyanet ortaya çıkacak, iddialar çoğalacak, eşkıya galip gelecek, sefihler öne çıkacak, salihler geride kalacak, Kuran sınırlanmaya ve saptırılmaya çalışılacak, Ay’ın menzilleri kızaracak, fetret zirveye çıkacak, Hicret altılanınca çökük burunlular ortaya çıkacak, önüne geleni yakıp yıkacaklar, silip süpürecekler. Keysan’a gelecekler, Horasan’ı tahrik edecekler, kaleleri yıkacaklar, kan dökerek Irak’ı fethedecekler... Âh...âh, tekrar âh, âh onlara, her bulduğunu yiyip bitiren geniş ağızlara.. Hayır... hiç çare yok, bunlara mutlaka olacak. Buyururlar.
Bu esnada Süveyd bin Nevfel el-Hilali yanına gider ve şöyle sorar. “Ey Emir’ül Müminin, sen bunlar olurken orada mıydın, gözünle mi gördün, nereden biliyorsun?” Deyince Hz. Ali ona dönerek, bakar ve “Keşke anan seni doğurmamış olsaydın”. Ve başlar şöyle söylemeye.
Ey korkak, ey habis ve ey yalancı. Kahrolası ve yok olası seni. Ben sırların sırrıyım, ben nurların ağacıyım, ben göklerin deliliyim, ben tesbih edenlerin enisiyim. Ben Cebrail’in Haliliyim, ben Mikail’in arkadaşıyım, ben meliklerin kumandanıyım, ben feleklerin semendeliyim, ben safilerin kabıyım, ben elvahın muhafızıyım, ben karanlığın kutbuyum. Ben Beyt-i Mamurum, ben bulutların yağmuruyum, ben gaypların nuruyum. Ben hüccetlerin feleğiyim, ben hüccetlerin hüccetiyim. Ben yaratılmışların doğru yola sevk edicisiyim. Ben hakikatların muhakkıkıyım. Ben tevilin açıklayanıyım. Ben incil in müfessiriyim. Ben Ali abanın beşincisiyim.
Ben yol göstericilerin rehberiyim. Ben koruyucuların koruyucusuyum. Ben araf’ın ricaliyim. Ben İbrahim’in sırrıyım. Ben kelim in Resulüyüm. Ben Evliyanın Velisiyim. Ben Enbiyanın varisiyim. Ben gafurun hicabıyım. Ben celilin en seçkiniyim. Ben İncilin İlya’sıyım. Ben Şedidül kuvayım. Ben livail hamdin taşıyıcısıyım. Ben mahşerin imamıyım. Ben Kevser’in sakisiyim. Ben Cennetlerin taksim edicisiyim. Ben ateşten uzaklaştıranım. Ben dinin aribeyiyim. Ben müttakilerin İmamıyım. Ben muhtarın varisiyim. Ben yardımcıların yardımcısıyım, Ben kafirlerin yok edicisiyim. Ben İmamların babasıyım. Ben kapıyı sökenim. Ben Ahzab’ı dağıtanım. Ben kıymetli cevherim. Ben ilim şehrinin kapısıyım. Ben beyyinatın müfessiriyim. Ben müşküllerin halledicisiyim. Ben Nun vel kalemim. Ben karanlıkların kandiliyim. Meta Suali benim. Ben Hel Eta süresinin memduhuyum. Ben en-Nebeül Azim (Büyük olan Haberim), ben Sıratı Müstakimim.
Ben sedeflerin incisiyim. Ben Kaf dağıyım. Ben harflerin sırrıyım. Ben zamanı kısaltanım. Ben sarsılmayan dağım. Ben ilmin zirvesiyim. Ben gaypların anahtarıyım. Ben kalplerin kandiliyim. Ben ruhların nuruyum. Ben eşbahın nuruyum. Ben önüne geçilmeyen süvariyim. Ben kınından sıyrılan kılıcım. Ben katledilen şehidim. Ben Kuranı toplayanım. Ben Beyanın binasıyım. Ben Resülüllah’ın kardeşiyim. Ben Betül Fatıma’nın kocasıyım. Ben İslam’ın direğiyim. Ben putları kıranım. Ben en iyi işiten kulağım. Ben cinnin katiliyim. Ben müminlerin salihiyim.
Ben felaha erenlerin İmamıyım. Ben Kerem ve Seha sahiplerinin İmamıyım. Ben nübüvvet esrarının hazinesiyim. Ben öncekilerin haberlerini bilenim. Ben sonrakilerin haberlerini verenim. Ben kutupların kutbuyum. Ben sevgililerin sevgilisiyim. Ben zamanın beşiğiyim. Ben zamanın İsa’sıyım. Vallahi ben Allah’ın yüzüyüm. Vallahi ben Allah’ın Aslanıyım. Ben Arabın efendisiyim, sıkıntıları açan benim. Ben hakkında Le feta illa Ali denilenim. Resülullah’ın senin benim yanımdaki misalin Harun’un Musa’ya olan mertebesi gibidir dediği kimseyim. Ben Allah’ın galip Aslanıyım. Ben Ali bin Ebi Talib’im.
Bu esnada soruyu soran şahıs bir feryat çıkararak bağırır ve yere düşerek ölür.
Hz. Ali devamla şöyle buyurur:
Rüzgarları yaratan, Ümmetleri tasarruf eden Allah’a hamd eder, İsm-i Azam ve Nur-u Akdem Muhammed ve âline salatu ve selam ederim. Bana göklerin yollarını sorunuz. Ben onları yeryüzü yollarından daha iyi bilirim. Beni kaybetmeden önce sorunuz. Göğsüm İlahi İlimle denizler gibi coşup taştı, bana istediğinizi sorunuz
İlimde derinleşenler, Hakimler, Evliyalar ve Ashab yanına yaklaşarak, Hz. Ali’nin bastığı yerleri öperler ve İsm-i Azam bahşı için söze devam etmesini isterler.
Hz. Ali devamla şöyle buyurur:
Sancak-ı Muhammedinin ve Devlet-i Ahmedinin kılıcı ile ve hali ile Mehdi kaim zuhur edecek, yeryüzünü yaşanacak hale getirecek, farzı ve sünneti diriltecek. Ey şanımdan mahcup ve halimden gafil olan! Acaibat havatırımın asarıdır. Garaib zamairimin esrarıdı. Zira ben hicabı yırttım. Acaibatı izhar ettim. Kapıyı getirdim, doğruyu söyledim. Gaypların hazinelerini açtım. Kalplerin esrarını çözdüm. Maarifin letaifini derledim. Letaifin irfan rumuzlarını vazettim. Söylediğim bu sözlerin kulpuna ve yapışanlara ne mutlu. Zuhurunu haber verdiğim o İmamın yanında ibabet edenlere müjdeler olsun. Çünkü o Kitab-ı Mastur’un ve Rakkı Menşur’un manalarına vakıftır. Beyt-i Mamur’a ve Bahr-i Mescur’a girer çıkar.
Hz. Ali daha sonra şu şiiri okur.
İşte ben evvelinin ilmine haiz oldum.
Ve ben ahirinin ilmine ketumum.
Esrar-ı Gaybın hepsini açtım.
Olmuş ve olacak hepsi bende.
Her kayyumun kayyumu benim.
Bütün alemleri muhitim ve alimim.
(Not: Bu şiir başka bir kaynakta aşağıda ki gibi türkçeye çevrilmiştir. Kazım Balaban)
İşte ben öncekilerin ilmine haiz oldum,
Ve ben sonrakilerin ilmini gizledim.
Bütün Gayp sırlarının kaşifiyim.
Geçmiş ve gelecek hepsi bende,
Ben her küçük ve büyüğün emiriyim.
İlmim bütün alemlere ihata etmiştir.
Hz. Ali daha sonra şöyle buyurur. Şayet isteseydim, Fatiha’nın tefsirinden yetmiş deve yükü kitap yazardım.(33)
EBU SAİD BAHTERİ’DEN AKTARILAN BİR HUTBEDEN:
“Hz. Ali’yi, Küfe minberinde gördüm. Peygamber’in yün elbisesini giymiş, arığını takmış, kılıcına dayanmıştı. Sonra minbere oturup şöyle buyurdu: “Beni kaybetmeden önce bana sorunuz. Şüphesiz şu göğsüm ilimle doludur. Şu içim ilim yatağıdır. Bu Peygamber’in (ağzıma sürdüğü) tükürüktür. Peygamber bana böylece ilmin tanelerini yedirdi. Allah-u Teala’ya and olsun ki oturup Tevrat ehline Tevrat’la, İncil ehline de İncil’le hüküm verecek olsam ve Allah-u Teala da o iki kitabı konuşturacak olsa şöyle derler: “Ali sizlere bizimle hak üzere hüküm verdi. Siz kitabı okuyorsunuz, hâla akıl etmeyecek misiniz?”
BEŞİNCİ BÖLÜM
HZ. ALİ’DEN MEKTUPLAR
HZ. ALİ’NİN MISIR’A VALİ TAYİN ETTİĞİ HARİS
OĞLU MALİK EJDER’E MEKTUBU(34)
Rahman ve Rahim olan Allahın adı ile.
Bu, Allahın kulu Emir-ül Müminin Ali’nin vergisini toplamak, düşmanları ile savaşmak, halkını düzene sokmak, şehirlerini onarmak için Haris – ül Eşteroğlu Malik’i, Mısır’a vali tayin etttiği zaman ona verdiği emirnamedir.
Ona, Allahtan çekinmesini, kullukta bulunmayı seçmesini, kitabında, farzlarına sünnetlerine dair emredilenleri yerine getirmesini buyurur. Çünkü hiç bir kişi yoktur ki Allah’ın emrettiği şeylere uymasın da kutlu olsun ve mutluluk bulsun. Onlara oymayan da yoktur ki asi olmasın, kötülüğe düşmesin. Noksan sıfatlardan arınmış Allah kalbiyle, eliyle, diliyle yardım etmesini buyurur. Çünkü adı ululandıkça ululansın. Allah dinine yardım edene yardım edeceğini, onu üstün tutana üstünlük vereceğini vaad etmiştir.
Sonra şunu bil ki ey Malik, seni öyle bir yere yollamaktayım ki senden önce oradan adaletle hükmeden, zulümle hüküm yürüten nice devletler gelip geçmiştir. Sen kendinden önceki buyruk sahiplerinin yaptıklarını nasıl görüyor, seyrediyorsan halk da senin yaptığın işleri, senin gibi görecek, seyredecek. Sen onlar hakkında neler diyorsan halk da senin hakkında o çeşit sözler söyleyecek. Allah kullarının dillerinde ilham ederde onları söyletirse, temiz kişiler, o sözlerle gerçeği anlarlar, hükümde bulunurlar.
Kendine temiz işleri zahire edin, en fazla sevdiğin azık sence bu olsun. Hevva (cinsel arzu) ve hevesine hakim ol, sana helal olmayan şeyleri yapma, nefsini bunlara meylettirme. Nefsini kötülüklerden alıkoymak, sevdiğin, yahut nefret ettiğin şeylerde ona hakim olmak, ona insafla muamelede bulunmaktır. Halka merhametle muameleyi kendine adet et. Onları sevmeyi, onlara lütfetmeyi huy edin. Onlara karşı yiyeceklerini, içeceklerini ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme.
Çünkü halk 2 sınıftır. Bir kısmı dinde kardeştir. Sana öbür kısmı yaratılışta eştir. Sana onlar sürçebilirler, kusur ederler, bilerek, yahut yanılarak ellerinden bazı şeyler çıkabilir.
Sen yaptıklarını Allahın bağışlamasını nasıl seviyor, istiyorsan sen de onları bağışla, kusurlarından geç. Çünkü senin mevkiin onlardan üstün, seni bu işe memur edenin mevkii senin mevkiinden üstün, Allah ise vali tayin edenden de üstün, onların işlerini senin emrine vermiş.
Onlarla seni sınamaya uğratmış, Allahla savaşmaya kalkışma sakın, onun azabından kurtulmana çaren yok, bağışlamasına, merhametine aldırış etmemene de imkân yok.
Halkın kusurlarını bağışlayınca nedamete düşme, onlara ceza verince de sevinme, seni yoldan çıkaracak öfkeye kapılıp ceza vermekte tez davranma. Ben onlara buyruk verenim, emrime uyulması gerek demeye kalkışma, çünkü bu gönüle gurur verir, dini gevşetir, nimeti bozar gider. Gönlüne böyle bir düşünce geldimi, gücünün kuvvetinin üstünde olan Allahın gücünü, kuvvetini düşün, onun kudretine karşı aczini gör. Bu başkaldıran, serkeşlik eden nefsini yatıştırır, kibrini, gururunu giderir, yitip giden aklını başına getirir. Sakın Allahın azametiyle boy ölçüştürmeye, O’nun kudretine kendi gücünü, kuvvetini benzetmeye girişme. Çünkü Allah her zorbayı hor, hakir eder. Her baş çekeni, ululananı alçaltır gider.
Allaha karşı insaflı ol, insanlara, ehline, ayaline, adamlarından buyruğuna uyanlardan hoşlandıklarına karşı da insafla muamelede bulun. Böyle yapmazsan bil ki zulmetmiş olursun. Allah kullarına zulmedenin düşmanıysa Allahtır. Allahla düşmanlığa girişenin delilini Allah batıl kılar. Zulümden geçinceye, tövbe edinceye dek o kişi Allahla savaşmış olur. Allahın nimetlerini bozan, zail eden, azabının çarçabuk çatmasına sebep olan şeyler içinde zulümden daha güçlüsü yoktur. Çünkü Allah mazlumların duasını duyar, zalimlere de zamanı gelince azabını yollar.
Halkın valiye en ağır gelen sınıfı bela çağında ona en az yardım eden, adaletten hoşlanmayan, isteklerinde direndikçe direnen, kendilerine ihsanda bulunulduğu zaman en az şükreden, ihsanda bulunulmayınca özrü güç kabul eyleyen, zamanın zorluklarına az dayanan, ileri gelenleridir. Dinin direği olan İslamın topluluğuna sebep bulunan, düşmana karşı duranları ise halk tabakasıdır. Onları sevmelisin, onlara meyletmelisin.
İnsanların ayıplarını görüp gözeten, onlara açıp söyleyen kişiler olsun. Onları kendine yaklaştırma. Çünkü insanlarda ayıp olabilir. Vali ise bunları örtmeye en fazla hakkı olan kişidir. Onların bilmediğin ayıplarını açmaya, öğrenmeye kalkışma, sence bilineni, iyiliğe, temizliğe yormaya bak. Bilmediklerin hakkında ise Allah hükmeder. Ayıpları elinden geldikçe ört. Onların ayıplarını örtmeyi sevdikçe, bu huyla huylandıkça Allahta senin ayıplarını örter, bağışlar.
Halka karşı duyduğun kini bırak, her suça ceza vermeye kalkışma, sence doğru olmayan şeyleri bilmezlikten gel. Halkın kötülüğünü söyleyen kovucu, öğütçülere benzese de garez (kin) sahibidir.
Nekes (cimri) kişi ile meşrevette (lauballi) bulunma, seni üstünlükten alıkoyar, ihsandan men eder, yoksulluğu gösterir sana, seni yoklulluğa sevk eder. Korkakla danışma, işlerde zaafa düşürür, yapacağın işlerden seni alıkoyar. Haris kişiyle de danışma, zulüm ile mal yığmayı gözel gösterir sana. Nekeslik, korkaklık, hırs, ayrı ayrı huylardır ama hepsi birden Allaha kötü zan meydana getirmede birleşir.
Vezirlerinin en kötüsü, senden önce, kişilere vezirlik edenlerdir, suçta onlarla birlik olanlardır. Bunların yerine reisleri onlar kadar isabetli geçkin olan, fakat onlar gibi zalime zulmünde yardımcı, suçluya suçunda ortak olmayan hayırlı kişiler bulabilirsin. Bunların yükü sana daha hafiftir, yardımları sana daha güzeldir, sana besledikleri sevgi daha gerçektir, senden başkaları ile ilişkileri daha azdır. Yanlızken de bunlarla düş kalk, meclislerinde de bunları bulundur.
Sonra acı bile olsa sana gerçeği söyleyen, Allahın dostlarında bulunmasını hoş görmediğin şeylerde sana az müsaade eden kişileri seç, onların gözleri seni gerçeğe götürür, haksızlıktan geri kor. Takva ehliyle gerçek kişilerle dost ol. Onların seni fazla övmene sebep olmalarına müsaade etme, çünkü fazla övülme insanı kibre götürür, faziletten düşürür.
İyilik edenle kötülükte bulunanı, katında bir görme sakın, çünkü onları bir görüş, iyilik edenleri iyilikten vaz geçirtir, kötülük edenleri kötülüğe alıştırır, bunlara layık oldukları muameleyi yap.
Bil ki valinin, halka lütufta, ihsanda bulunmasından, işlerini kolaylaştırmasından başka halkın emniyetini celbedecek bir şey olamaz. Onlara lütf eder, aralarında adaletle muamelede bulunur, işlerini kolaylaştırırsan evvelce yüreklerinde uyanmış bir nefret varsa yok olur, yerini emniyet ve sevgi duygusu tutar. Onlara öylesine muamele etki halk senin hakkında güzel zanna sahip olsun. Gerçekten de iyi ve güzel zan, senin ağır yükünü hafifletir, o yükü senin sırtından alır. Şunu da bilki senin hakında iyi fikir güden, idarenden memnun olandır, kötü fikir taşıyanlar idarenden memnun olmayandır.
Bu ümmetin ileri gelenlerinin, büyüklerinin güttükleri yolu yordamı, halkın alışıp yaptığı, böylece de birbirleriyle uzlaştığı, işlerinin düzene girdiği şeyleri eksiltme. Koyanların icra, sevaba nail oldukları yolu yordamı bırakıp onlara zarar verecek, yeni adetler, yeni yollar icad etmeye girişme, onlardan eksilttiklerinin vebali sanadır.
İdaren altındaki şehirlerin düzene girmesi, halkın huzura kavuşması için daima bilginlerle görüş, bu hususta düşünceli kişilere danış.
Bil ki halk 2 sınıfa ayrılmıştır. O sınıfların bir kısmı öbür kısmının düzene girmesiyle düzelir, huzura erer, bir kısmının öbür kısmından müstesna kalmasına imkân yoktur.
Bu sınıflardan biri, Allah ordusudur, askerlerdir, biri umumi ve hususi işleri düzene koyan kâtiplerdir. Biri adaletle hükmeden, devlet işlerini gören kişilerdir. Biri müslümanların emrine girmiş ve karar merciinde olan katip ehlidir. Vergi veren müslümanlardır. Biri ticaretle uğraşanlar ve sanat ehli olanlardır. Bir de ihtiyaç sahibi olan yoksul kişilerdir ki bunlar bu sınıfların en aşağı (yoksul) tabakasıdır. Bunların hepsinin de adı Allah katında yeri vardır.
Kitabında, yahut Allahın selamı O’na ve soyuna olsun, peygamberimizin sünnetinde haddi konmuş, farzı bildirilmiştir ki, bu kesim de katımızda korunmaktadır.
Askerler, Allahın izniyle halkın sığınaklarıdır, valilerin ziynetleridirler. Dinin üstünlüğü, eminlik esen yolları onlarla korunur, halk ancak onlarla kalkınır, huzura kavuşur. Askerler Allahın emriyle alınan vergiyle beslenebilirler, düşmanlarına karşı o sayede güç kuvvet sahibi olurlar. Düzene girmeleri ancak o vergiye dayanılarak olur, neye ihtiyaçları varsa onunla düzene sokulur.
Sonra bu 2 sınıf, ancak üçüncü sınıfla kadılar (hakimler), zekât ve vergi memurları ve kâtiplerle nizama girer. Onlar halkın işlerini düzene sokarlar, faydalı şeyleri toplarlar, ileri gidenlerin de aşağıda olanların da işleri onların sayesinde emniyete kavuşur.
Bütün bu sınıfların ayakta durmaları, tacirlerle, sanatkârlarla mümkündür. Onlar halkın muhtaç olduğu şeyleri toplarlar, çarşılara, pazarlara dökerler. Böylece başka sınıfların yapamayacağı işleri yaparlar.
Sonra ihtiyacı olan, yokluk içinde bulunan, aşağı tabaka gelir. Bunları görüp gözetmek, bunlara yardım etmek gerektir.
Allah katında bu sınıfların hepsinin de genişliği vardır, hepsinin de yeri vardır. İhtiyaçlarının giderilmesi, hallerinin düzene sokulması icap eder. Bu da valinin vazifesidir. Valinin, Allahın emirlerini gereği gibi yapar, halkın düzenine çalışır, çabalarken Allahtan yardım dilemesi, hakka riayet etmesi, bu işler kendisine hafif gelsin, ağır gelsin dayanması gerekir.
Orduna sence Allah için, Resülü için ve İmamı için en fazla öğüt verenlerinden, emanet ve iffet bakımından en temiz olanlarından, bilimde en üstün bulunanlarından kumandanlar seç. Bunları öfkelendiği zaman öfkesini yenen, ceza vermekte acele etmeyen, özrü kabul eden, zayıfları esirgeyen, kuvvetlilere karşı gevşemeyen kişilerden seçip tayin et. Bunlar ne zora başvuranlardan olsun, ne zaafa düşenlerden.
Sonra toplumun soy-boy bakımından şereflilerden, temiz ev bark sahibi olanlarından, geçmişlerinde iyilik bulunanlarından, cömertlerinden asker al. Çünkü bunlarda yücelik, büyüklük huyları toplanmıştır.
İyiliğin, adamlığın dalları, budaklarıdır bunlar. Sonra da babaların oğullarını görüp gözetmesi, esirgemesi gibi onların işlerini gör, gözet, araştır, onlara ettiğin iyilik ve ihsan gözünde büyümesin, onlara verdiğin şey az bile olsa aşağı görünmesin sana. Çünkü bu ihsan, sana öğüt vermelerine, seni iyi bilmelerine, tanımalarına vesiledir. Onların büyük işlerini göreceğim diye küçük, ehemmiyetsiz işlerinde ihmal gösterme. Az bir lütfun bile bir yerde işe yarar, ondan faydalanırlar, çoğunun da yeri var, ondan da geri kalmazlar. Askerlerine en çok yardım edenleri, kendilerine ihtiyaçlarını, erzaklarını tam olarak verenleri, yurdu korumak için şehirde kalanlarla savaşa gidenlerin ihtiyaçlarını giderenleri, komutanlarının sence en itibar görenleri olmalı. Onlara öylesine muamelede bulunmalısın ki düşmanla savaşta hepsinin de derdi, fikri bir olsun. Onları esirgemen, sana kalpleri ile bağlanmasına sebep olur.
Valilerin gözlerini aydınlatan işlerin en üstünü şehirlerde, dosdoğru olarak adaleti yaymak, halk arasında sevginin belirmesine sebep olmaktır. Onların sevgileri de ancak gönüllerinin huzura ermesi ile mümkün olur. Öğütlerinin doğruluğu ancak valilerinin hizmet müddetinin sona ermesini dilemeleriyle, idaresi kendilerine ağır gelse de bir an önce gitmesini istememeleriyle mümkün olur. Halkın dileklerini yerine getir, iyiliklerini öv, çektikleri zahmetleri say, dök, çünkü güzel huylarını fazla anman, onların yiğitliklerini arttırır, onları sevindirir. Allah dilerse iyilikte geri kalanları da o yola sevkeder, iyileştirir.
Sonra herkesin denenen, bilinen derecesini tanı, birinin çektiği zahmeti başkasına maletme, onun yerine başkasını övme. Herkese noksansız olarak hakkını ver, herkesin hakkını tanı. Birisinin büyük oluşu yaptığı başardığı küçük bir işse, büyük görmene, gene birinin yaptığı iş büyükse, fakat kendisi düşkünse o işi küçük görmene sebep olmasın.
Büyük ve çetin işlerde, sana şüpheli görünen hususlarda Allaha ve Resül’üne başvur. Yüce Allah irşad etmeyi takdir buyurduğu topluma (Ey inananlar, Allaha, Peygamber’e, ve içinizden emredecek ve liyakata sahip olanlara itaat edin, Allaha ve ahiret gününe inanıyorsanız, bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o husuta Allaha ve Peygamber’e müracaat edin buyurmuştur – (Nisa: 59). Allaha baş vurmak, onun kitabının adil emrine uymak, Resülüne baş vurmak da onun aykırılığa açık olmayan sünnetine tabi olmaktır.
Halka hüküm verecek kişileri, sence idaresine memur olduğun kişilerin en üstünlerinden seç. Öyle ki işler onları daraltmasın, bir birlerine hısım olanlar, onlara üst gelmesin, ayakları sürçüp yanlış bir işe düşmesinler. Bilmezden sonra bilip, anlamazdan sonra anlayıp hakkı yerine getirmediklerine nadim olmasınlar. Kendilerini zanna kaptırmasınlar, azıcık bir anlayışla hükmün sonuna araştırmaktan kalmasınlar. Şüpheli işlerde hüküm verirken düşünsünler, dayansınlar, ap-açık delillere uysunlar. Hasmın müracaatı onları sıkmasın, gönüllerini daraltmasın, işleri iyice açıp, yayıp anlayışta en sabırlı kişiler, hak meydana çıkınca da en keskin (en doğru) hükmü verenler olsunlar. Övülmede ileri gidiş onları kibre sevketmesin, aldatışa kapılmasınlar, bu çeşit kişiler de pek azdır. Sonra onların hükümlerinden de haberdar olmaya fazlasıyla çalış, hakimin geçimini fazlasıyla temin et, halka ihtiyacını azalt. Sakın yakın olanlara karşı küçük görünmemeleri, halkın dedikodusundan emin olmaları, hileye kapılmamaları için onlara, katında yüksek bir mevki sağla. Bilhassa buna çok dikkat et. Çünkü bu din, kötü kişilerin ellerine tutsak düştü. Onunla hevva (cinsel) ve hevese uyuldu, onunla dünya dilenir oldu.
Sonra vergi ve zekât memurlarına dikkat et. Onları denedikten sonra tayin et. Onları şahsi bir tercihle ve rasgele tayin etme. Çünkü bu 2 şey cevir (boşvermişlik) ve hıyanet kollarının bir araya toplanmasına sebep olur. Bunları temiz ailelerden, İslama eskiden girmiş olanlardan tecrübe ve utanç sahibi kişilerden seç. Çünkü onlar ahlâkça en üstün, namusça en doğru, kinlerden en kurtulmuş, açgözlülükleri en az, işlerin sonuçlarını gayrete en fazla gayretli kişilerdir. Sonra da onların rızıklarını bol ver. Çünkü bu nefislerini düzeltmeye kuvvet verir onlara. Müslümanların elleri altında bulunan malları yemekten alıkoyar onları. Aynı zamanda, emrine uymazlar, emanetine hıyanette bulunurlarsa bu, onların elayhine delil olur sana. Sonra işlerini teftiş et, onlara gerçek ve vefalı gözcüler gönder, hallerini, işlerini görüp, anlayıp sana bildirsinler. Çünkü onların haberleri olmadan senin onlardan haberdar olman, emin bir surette iş görmelerine, halka yumuşaklıkla muamele etmelerine sebep olur. Onların içinde zalimlere yerdım edenler varsa onlardan korun. Onlardan biri, vazifesinde hıyanet eder de gözcülerin verdikleri haber onun alehine olur, hepsinin de verdiği haber aynı bulunursa bu tanık olarak yeter sana.
Artık ona bedeni cezayı verebilir, yaptığına karşı onu suçlu tutar, onu aşağılık bir dereceye düşürür, onu hıyanet dağıyla dağlar, töhmet zincirini boynuna takarsın. Vergi işini de araştır, memurlarının ahvalini (yaşamını) düzene koy, çünkü vergi işinin ve vergi memurlarının düzene girmesi, onlardan başkalarının da düzene girmesi demektir. Onlardan başkaları ancak onların düzeniyle, düzene girebilir. Çünkü insanların hepsi de vergilerin ve vergi memurlarının ehlidir, ahalidir (halkıdır). Ancak vergi toplamaktan ziyade memleketin kalkınmasına dikkat etmelisin, çünkü vergi memleket kalkındıkça toplanabilir. Memleket kalkınmadıkça memur bir hale gelmedikçe vergi isteyen, şehirleri yıkar gider, kullarıysa (tebası ise) helak eder (mahveder), üyle bir buyruk sahibinin işi, idaresi pek ay bir müddet sürer. Vergi verenler, verginin ağırlığından, yahut vergi verecekleri şeylere bir afet geldiğinden, yahut içecekleri, sulayacakları suyun kesildiğinden, yahut bir bendin yıkılıp araziyi su bastığından, toprağın kaydığından (heyelan), yahut da mahsülün mahfolduğundan şikâyet ederlerse halllerini düzene sokacak bir derecede vergilerini azaltman gerektir. Çünkü bu yardımla, bu kolaylık göstermenle halk refaha kavuşur, ülke de mamur olur, bu dakdirde senin idaren bezenir (güzelleşir), ayrıca da halkı adaletle idare ettiğin için onların saygısını, sevgisini kazanmış olursun. Refahlarına hizmet ettiğin, adaletle muamelede bulunduğun, onları kuvvetlendirdiğin için gerekince bu kuvvete de dayanabilirsiniz. Onları esirgeyişin, haklarında adaletle muamele edişin, onlara yumuşak davranışın da buna sebep olur. Öyle bir an olur, öyle bir çağ gelir çatar ki, onlara baş vurman gerekir. Onlarda dileğini seve seve kabul eder, isteğini yerine getirirler. Çünkü ülkede vücuda gelen mamurluk (imar) ve servet, onlara yükleyeceğin yükü çekmelerine kuvvet verir.
Bir yerin harap olması, oradaki halkın yoksul düşmesinden ileri gelir, oradaki halkın yoksulluğu ise, valilerin kendilerine mal yığmalarıdan, valilikte kalacaklarına emin olmamalarından, ibret alınacak şeylerden az ibret almalarındandır.
Sonra kâtiplerini de teftiş et, onların da hallerine dikkat et, işlerine, onların hayırlılarını tayin et. Düşmanlara karşı kullanacağın düzenleri, gizli tuttuğun şeyleri, kendini büyük gören, bu yüzden de topluluğun önünde sana karşı durmaya cüret eden kişilere değil, temiz ve iyi huylu olanlarına yazdır. Memurlarından gelen mektupları sana sunmakta gaflet etmemeleri, senden aldıkları emri, aldıkları gibi bildirmeleri, bir ahde (antlaşma) gireceğin vakit, şartları gevşek, zayıf bırakmamaları, gerekirse o ahdi bozmakta aciz göstermemeleri, şartları ona göre koşmaları, işleri başarırken de hadlerini bilmeleri gerektir. Kendi haddini bilmeyen kişi, başkasının haddini hiç bilmez.
Sonra onları, kendi anlayışına güvenerek, onlara meyline uyup haklarında iyi bir zan besleyerek tayin etme. Çünkü insanlar yapmacıklara baş vurarak, güzel hizmetler göstererek kendilerini valiye iyi tanıtırlar. Oysa ki bu yapmacık hareketlerin ötesinde ne öğüt vermeyi bilirler, ne emanete riayet etmeyi, Senden önceki temiz kişilerin seçtikleri kişilere bak. Sen de onlar seç, halka en güzel muamelede bulunmalarını, en fazla emanete riayetle tanınmış olanları iş başına getir. Bu Allaha karşı özü doğru olduğunu, işlerine memur olduğun kişilere de hayırlı bulunduğunu ispat eder.
Her işin başına en büyüğü kendine güç gelmeyecek, işlerin çokluğu onu şaşıtmayacak kişileri geçir. Kâtiplerinden birinde bir ayıp görür de aldırmazsan o ayıpla sen de ayıplanırsın, sonra cevap da veremezsin.
Bir de tacirleri, sanat ve zenaat ehlini tavsiye ederim sana, onlara karşı hayırlı ol. Onların bir kısmı oturdukları yerlerde ticaretle meşgul olur. Bir kısmı ise bir yerden bir yere gider, mal götürüp getirir, bir başka bölüğü de halkın muhtaç olduğu şeyleri ellerinin emekleriyle hazırlarlar. Bunlara hayırla muamelede bulun, çünkü onlar faydalı kişilerdir. Gereken şeyleri uzun yollar aşarak, beldelerden geçerek, ülkende ki karalarda, denizlerde, düzlüklerde, dağlıklarda gezerek alırlar, getirirler. Oysa halkın o şeylerin bulunduğu yerlere gitmesine ne iman vardır, ne de gücü yeter. Onlar düzene bağlıdırlar, isyanlarından korkulmaz, barış adamlarıdır, gailelerinden (kızgınlıklarından) ürkülmez. Bulunduğun yerde de onların işlerini gör, gözet. Uzak, yakın şehirlerde de hallerini izle, dikkat et, bir zulma uğratma onları. Ama şunu da bil ki, bütün bunlarla beraber, bunların çoğunda aşırı hırs, kötü bir nekeslik, bencillik,faydalı şeyleri gizleyip, saklayıp azalınca değerinden fazla satma gayreti, menfaat düşkünlüğü vardır. Ellerinde bulunanları bildikleri gibi satmak isterler. Bu durum halkın zararına sebep olduğu gibi valilere de buna göz yummak ayıptır, noksanlıktır. İntikârı (karaborsayı) men et, çünkü Allahın salatı O’na ve soyuna olsun, Resülullah’da men etmiştir. Alış veriş, güzel surette, adalet terazilerine uygun olarak, bir narh konarak yapılsın. Her iki taraf da satan da zarar etmesin, alan da. Sen intikârı (karaborsayı) men ettikten sonra onu yapmaya kalkışan olursa cezalandır, fakat ceza da pek de ileri gitme.
Sonra Allah için, aşağı (yoksul) tabakayı gör, gözet. Onlar başvuracakları bir düzen bulamayan, yok yoksul, muhtaç, yokluktan bunalmış, dertlere kalmış, kazançtan aciz kalmış kişilerdir. Bu sınıf içinde dilenenler olduğu gibi, bir şey umup bekleyenler, fakat kimseden bir şey istemeyenler de vardır. Onların hakkına dair Allahın sana emrettiği şeyi Allah için olsun koru. Onlara memur olduğun beytülmalden (devlet hazinesi), her şehirde, Müslümanların ganimet olarak elde ettikleri ve devlete ait olan arazinin gelirinden, ekininden pay ayır. Bulunduğun şehirde, o şehre yakın yerlerde olanlarıyla uzakta bulunanları aynı hükme tabidir. Onların her biri hakkına riayet etmeni ister. Nimetler içinde bulunuş, ehemmiyetli işlere dalışın, onları unutturmasın sana. Önemli işlere bakman, küçük sayılan işlere bakmayışına mazeret olamaz. Böyle bir özür kabul olunamaz. Unutturmasın sana onları önemli işlere dalışın. Yüzünü çevirme onlardan. Onların gözlere hor görünenlerini, insanlar tarafından aşağı sayılanlarını, fakat sana gelip hallerini anlatmayanlarını sen ara, bul. Onları bulmak, hallerini sorup anlamak için Allahtan korkan, ona karşı ululanmayan, güvendiğin kişiler yolla, onların hallerini sana bildirsinler. Sonra haklarında öylesine harekette bulun ki Allaha ulaştığın gün onlar hakkında özürler getirmeye kalkışmayasın. Çünkü bunlar halk içinde başkalarından daha fazla insafa layık kişilerdir. Bütün bu sınıfların haklarını vermeye gayret et. Bilmeyerek hakkına riayet etmediklerin için de Allahtan bağışlanmanı dile.
Yetimlerden, kocalmış kişilerden (yaşlılardan) bir düzene baş vuramayanları, kimseden bir şey dilemeyenleri gör gözet. Bu valilere ağır bir yüktir. Fakat hakkın hepsi de ağırdır. Ancak Allah hayırlı bir sonuca varmalarını isteyip ona dayananlara, vaad ettiklerini gerçek bilip inananlara o yükü hafifletir.
Zamanın bir kısmını ihtiyaç sahiplerine harca. Onların hepsini huzuruna al, otur, onlarla görüş. O mecliste seni yaratan Allaha karşı gönül alçaklığını takın. Askerinden, yardımcılarından, koruyucularından, zaptiye erkânından hiç kimse onları korkutmasın, onlara mani olmasın. Onlarda seninle yüz yüze korkmadan, çekinmeden konuşsunlar. Allahın salatı ona ve soyuna olsun, Resülullah’ın bir yerde değil bir çok yerde (Zayıfın korkup çekinerek, dili dolaşarak söz söylemeye çalıştığı, fakat kuvvetliden hakkını alamadığı toplum ne temizliğe ulaşır, ne de kutluluğa kavuşur) buyurduğunu duymuşumdur. Onların sert konuşmalarına, söz söylerken ağır laflar edenine tahammül et. Daralmayı, onlarla görüşmeden çekinip utanmayı bırak da Allah bu yğzden sana rahmetlerini yaysın. O’na itaatin yüzünden sevaplar versin. İhsanda bulunduğun zaman minnet yükleyerek verme ki, verdiğin alana sinsin. Vermediğin zaman da güzellikle özürler getirerek verme ki almayan, hiç olmazsa sevinsin.
Bazı işler de vardır ki bizzat senin yapman gerektir. Bunların biri kâtiplerin yazmakta aciz gösterdikleri hususlarda memurlarına senin cevap vermendir. Biri de halkın ihtiyacı sana hangi gün arz edilirse hemen o gün o ihtiyaçları gidermendir ki, bu olabilir ki yardımcılarını sıkar, vaktinde yapmazlar bu işi. Her günün işini o gün gör. Çünkü her gün yapılacak bir iş vardır.
Vakitlerin en üstünü, en fazlasını seninle Allah arasında ki kulluğa hasret. Fakat halka sarf ettiğin vakitlerin de hepsi, işlerde niyetin temiz oldu mu, halk bu yüzden esenliğe erişti mi, Allaha ait olur. O’na kulluk sayılır.
Allah için dinini halis kılan farzlara bilhassa dikkat et. Gecende, gündüzünde bedeni ibadetlerini onlarla Allaha yaklaşmak kastıyla kusur etmeden, riyaya düşmeden nasıl gerekse o çeşit yerine getir. Halka ibadet ettirdiğin zaman ibadeti uzatıp onları usandırmadan, tez, fakat erkânını yitirmeden yaptır. Çünkü halk içinde hasta olan vardır.
Allahın salatı O’na ve soyuna olsun, beni Yemen’e gönderdiği zaman Resülullah’a, onlara nasıl namaz kıldırayım diye sordum. “En zayıfının kıldığı namaz gibi kıldır. İnsanlara karşı merhametli davran” buyurdular.
Bütün bunlardan sonra derim ki: Buyruğunun altında bulunanlara uzun müddet görünmez olma, çünkü valilerin halka görünmemeleri darlıktan bir kısımdır. Halkı sıkar. Valilerin idare işlerinde az bilgili olduklarına delalet eder. Onlara görünmemek, onların onların bir çok şeyleri öğrenmelerine de engel olur. Onlarca büyük şey küçük görünür, küçük şeylerse gözlerinde büyür. Güzel ve iyi, çirkin görünür onlara. Çirkinse güzelliğe bürünür, hakla batıl bir birine karışır gider. Valide bir insandır ancak, halkla görüşmedikçe onların hallerini bilemez. Kendisinden gizli kalanları göremez. Gerçeğin apaçık alametleri yoktur ki bunlarla doğru, yalandan ayrılsın. Sen 2 kişiden birisin ancak. Birisi mutlaka hakkı yerine getirir, herkese hakını verir. Gereken hakkı verdikten, iyi iş gördükten sonra neden gizleneceksin? O biri, vermemeyi, hakkı eda etmemeyi adet edinmiştir. Halk senden ümit kestikten sonra hemencecik el çeker senden, ne diye onlara görünmeyeceksin? Oysa ki halkın sana zahmet vermeyen şikâyetlerinin çoğu, ya bir zulma uğradığındandır, yahut muamelede insaf ve adalet istediğindendir.
Sonra valinin bazı adamları da bulunabilir ki onlar, kendi reiyleriyle (kendi başına) hareket ederler, zulümde bulunurlar. İnsafları azdır. Muamelede adaleti gözetmezler. Bütün bunların sebeplerini kesip ortadan kaldırırsak şerlerini insandan gizler(ler). Yakınlarına, yanında bulunanlara arazi verme ki bazı yerleri, bazı tarlaları elde etmek tamahına düşmesinler. Aksi halde orda ki köye zarar gelir. Bu işin, bir ırmaktan su almak ihtiyacında bulunanlara zararı dokunur. O sudan faydalanmak, o yerden fayda sağlamak isteyenlere, araziye sahip çıkanlar zulmederler. Bunun faydası başkasına düşer, vebali ise valinin boynuna yüklenir. Onlardan verdiğin kişiler faydalanırlar, ayıbı ise dünyada da, ahirette de sana düşer. Yakın olsun, uzak olsun, kime gerekse hakkını ver. Bu hususta sabırlı ol. Ecrini Allahtan iste, akraban ve yakın adamların bile olsa haktan ayrılma, işin sonunu düşün. İsterse sana ağır gelsin bu iş, hayırlı olduğu sence malümse yapmaktan çekinme, hakkını yerine getir. Halk bir işte zulüm var zannına düşer, sana hayıflanırsa aslını anlatarak, özürler getirerek zannını değiştir. Bu suretle sen adaletle iş görmüş olursun. Buyruğun altındakilere de yumuşaklıkla muamele etmiş bulunursun. Özür dilemekle sen hakka riayet eder, muradına erersin, halkta doğruyu anlar, işin aslını bilir.
Düşmanın, seninle barışmak isterse red etme. Barışta Allahın rızası var. Orduna huzur ve istirahat ver, sen de sıkıntılarından kurtulmuş olursun, şehirlerinse eminliğe kavuşmuş olur. Ama barıştıktan sonra düşmanından sakın da sakın. Çünkü çok kere düşman yaklaşır, gafil olmanı bekler. Şu halde ihtiyatla hareket et, bu hususta iyi bir zanna düşmeyi töhmet altına al. Seninle düşmanın arasını bir bağla bağladın, onunla bir anlaşmaya vardın, yahut da ona aman elbisesini giydirdin mi ahdine vefa et. Verdiğin amana riayet et. Nefsini ona verdiğin söze, anlaşmaya kalkan yap. Çünkü dilekleri birbirine aykırı, bireyleri darmadağın ve çeşit çeşit olduğu halde insanların Allahın farz ettiği şeylerde hepsi de ahde vefa etmeyi ululadıkları gibi ululadıkları bir farz yoktur. Hatta müslümanlar şöyle dursun, müşrikler bile bunu gerekli saymışlar, buna riayet etmişler, ahirette, amanda durmamanın ne zararlar vereceğini bilmişlerdir. Verdiğin amana gadretme, anlaşmanı bozma. Hıyanette bulunarak düşmanını aldatma. Çünkü Allaha karşı bçyle bir bir cürette bulunan, çok kötü, çok ziyankâr bir bilgisizdir ancak. Allah, anlaşmanın amanını kulları arasında bir rahmet olarak yaymıştır ki, o bir emniyettir. Herkes orada esenleşir. Bir haremdir, herkes ona sığınır. Bölük bölük herkes onun civarına koşar gider. Onu bozmak, ona hıyanet etmek, ona hile katmak olamaz. Bahanelerle bozulacak anlaşma yapma, pekiştirdikten sonra yorumlara güvenme. Allah adına verdiğin anlaşmayı bozmaya, haksız olarak ondan dönmeye kalkışma. Genişlemesi umulan, sonunda üstünlük bekleyen darlığa dayanman, günahından korkacağın gadirden hayırlıdır. Bozarsan Allahın gazabı gelip çatar sana, ne dünyanda berhudar olursun ne ahiretinde.
Sakın haksız olarak kan dökme. Çünkü azaba sebep olan, suç bakımından ondan daha büyük bulunan, nimetin zevaline, devletin yitmesine sebep teşkil eden hiç bir şey yoktur ki haksız olarak kan dökmekle kıyaslanabilsin. Kan dökenlerin hesabını kıyamet gününde bizzat noksan sıfatları olan Allah görecek, azaplarını o verecektir. Haram olarak kan dökmekle gücünü, kuvvetini çoğaltmaya kalkışma. Çünkü bu gücü zayıflatır, hatta yok eder gider. Bilerek kan dökme hususunda ne Allah katında bir özrün, ne benim katımda kabuldur. Çünkü cezası kısastır bunun. Yanlışlıkla kamçın, yahut kılıcını yahut da elin bir kötülüğe sebep olursa, kudretine güvenip ululanarak, öldürülen kişinin velilerine onun diyetini (bedelini) vermekten kaçınma.
Kendini beğenmekten, seni ululuğa sevk eden şeylere uyup güvenmekten, övülmeyi istemekten çekin. Çünkü bunlar ihsan sahiplerinin ihsanlarını yok etmek, ecirlerin, mahveylemek için şeytanın gözettiği fırsata yol açan şeylerdir.
İdarene tabi olanlara ihsanda bulununca da onları minnet altında bırakmaya, ihsanını başlarına kakmaya kalkışma. Yaptığını çok görmekten de çekin. Vaad edince de vaadinden dönme. Başa kakmak, ihsanı yok eder. Yapılan iyiliği çok görmek, büyük saymak, gerçeğin ışığını söndürür. Vaadden dönüş halkın nefretine mucip olur. Yüce Allah “Allah katında en beğenilmeyen şey, yapmadığınız şeyi söylemenizdir. (Saff: Ayet )’ buyurur.
Zamanı gelmeden işlerde aceleye düşme. Yapmak imkanı olunca da o işte ihmal etme, doğruluğu sence belli olmayan işe girişme, ama doğruluğu açıkça belli olan işi de savsaklama. Her işi yerinde yap, her işi yerinde işle.
Herkesle bir ve eşit olduğun şeylerde kendi payını çoğaltmaya kalkışma, herkesin gözettiği şeylerde gaflete düşme, çünkü sen, başkalarına da örneksin. Az bir zaman sonra işleri örten perdeler açılır, mazlumun hakkı da senden alınır.
Öfkeni yen, kendine sahip ol. Elini, dilini gözet. Bütün bu hallerde hemencecik ceza vermekten çekin, cezayı geriye at, öfken yatışıncaya dek elini, dilini gözet. Bu söylediklerimi ahireti anarak, Rabbine ulaşacağına inanarak derdini, temizliğini çoğaltmadıkça yapamazsın.
Sana, senden önce adaletle hüküm sürenleri, yahut üstün yol yordamları, Allahın salatı O’na ve soyuna olsun. Peygamberimizin eserini, yahut da Allah Kitabında ki farzları anmak, bizim bunları anıp düşünerek nasıl hareket ettiğimizi görmek, bu ahit –nameden sana verdiğim buyruklara kendini zorlamak gerektir. Nefsine uymak hususunda bir gevşeklik göstermemen için bu kadar delil gösterdim sana.
Ve ben, benim ve senin, kulların en güzel anışlarına iyi ve yerinde övüşlerine sahip olmamızı, şehirlerde iyi ve güzel eserler bırakmamızı, nimetin, hakkımızda tam ve olgun olarak, lütuf ve ihsanıın kat kat fazlasıyla verilmesini, benim de senin de ömrümüzün kutlulukla ve şehid olarak tamamlanmasını Allahın bol ve sayısız rahmetine, pek büyük kudretine, her dilenen şeyi lütfedip vermesine sığınarak niyaz etmekteyim ve biz gerçekten Allahın rızasını istemekteyiz. Selam Resülullah’a, Allahın selat ve selamı O’na tertemiz soyuna olsun.
Hz. ALİ’NİN BASRA VALİSİ ABDULLAH BİN ABBAS’A
YAZDIĞI MEKTUP
“Ey Basra Fermandarı, seni kökten ve necattan doğru bir insan biliyordum. Bununla beraber işittim, memleket dahilinde ben cengi cidal ile meşgul iken, sen de fırsatı gânimet bilerek Müslümanların mallarını yağmalamaya kalkmışsın. “Beyt’ül-mâl”dan, altın ve gümüş sikkeler ele geçirmişsin. İhtiyarlık için Hicaz’a göndermişsin. Yazıklar olsun sana ey Abbas’ın oğlu. Kocasız kadınların ve yetimlerin, fakirlerin hakkı olan bu parayı kendine nasıl sarf edeceksin? Mahşer gününün hesabından, Allah’ın azâbından korkmadın mı?”
MEKTUPLAR VE EVRENSEL BEYANNAME
Hz. Ali’nin gerek Mısır’a Vali tayin ettiği Mali Ejder’e ve gerekse Basra Valisi Abdullah bin Abbas’a gönderdikleri mektuplar dikkatle incelendiğinde, içeriği ve kapsamı itibarıyla insanlık için olağan üstü birer belgedir. Bu mektupların, özellikle Mısır Valisine gönderdikleri mektup birer önemli sertifika olarak alınıp her erdemli insanın ve yöneticinin evlerinin veya dairelerinin duvarlarına asmaları gerekir.
Batı dünyası yüzyıllarca Rönesans ile övündü. Hristiyan batı dünyası, Katolik Kilise feodalizminin devlet ve toplum tarafından kontrol altına alınıp müsaade edildiği alanda tutulmasının batı dünyasına büyük bir nimet kazandırdığını, dolayısı ile batı dünyasında dinin kontrol altına alınması ile birlikte Fen’de, Astroloji’de, Matematik’te, Kültür’de, Sanat’ta büyük bir atılım yaşandığını vurguladı.
Rönesans ve sonrası Hristiyan batının bilhassa teknoloji ve onun katkısı ile gelişen bir coğrafya oluşturdukları doğrudur. Bu coğrafyanın pek çok ilmi katkısının dünyaya yarar sağladığı da doğrudur. Ancak Rönesans hareketi 15. Yüzyılda başlamıştır. Bunun batı öncülüğünde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine dönüşmesi ise 1948 yılını bulmuştur. Batının bunu İnsan Hakları kapsamında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda tescil ettirmesi, gene aynı batının çıkardığı ve milyonlarca insanın ölümüne, doğanın büyük çapta tahrip edilmesine, enerji kaynağının insanoğlunun alehine sebep olduğu 2 büyük Dünya savaşı çıkarması ve bundan kısmi ders çıkarması sonrasına tekabül eder.
Bugün dikkatle baktığımızda batının bu Evrensel Beyannameyi zaman zaman büyük oranda ihlal ve suistimal ettiğini görürüz.
Teknolojide, bilimde, sanatta, üretimde, zenginlikte ve benzeri pek çok alanda dünyanın diğer geri bölgeleri ile karşılaştırıldığında oldukça ileri durumda olan batının, gelinen noktada gerek yasama ve gerekse yürütme de yaptığı uygulamalarının, 1400 yıl önce yaşayan Hz. Ali’nin bakışının ve uyguladıklarının çok gerisinde olduğunu rahatlıkla görebiliriz.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini incelediğimizde, bu beyannamenin önemli bir kısmının Hz. Ali’nin Mısır Valisine göderdiği mektupta ki öneri ve tavsiyelerle örtüştüğünü görürüz. Beyanname de belirtilen “Hiç bir kimse, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin eşittir ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir” bakış açısının adeta Hz. Ali’den kopya edildiği görülür. Bildirgenin yarısından fazlası Hz. Ali’den alınma veya onun görüşleri ile örtüşen maddelerle doludur. Bu beyanname bile Hz. Ali’nin dünya çapında ne kadar büyük bir alim, insan hakları konusunda ne kadar büyük adalet sahibi olduğu konusunda fikir verebilir.
İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRİSİ (35)
“insan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 10 Aralık 1948 günü kabul edilmiştir. İnsan hakları evrensel beyannamesinin Türkiye’de “resmi gazete ile yayınından sonra okullarda okutulması, yorumlanması, Bakanlar Kurulu’nun 6 nisan 1949 tarihli toplantısında 3/9119 sayı ile kararlaştırılmıştır.
Aşağıdaki metin, 27 mayıs 1949 tarih ve 7217 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan resmi çeviridir.
İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ
İnsanlık topluluğunun bütün bireyleriyle kuruluşlarının bu Bildirgeyi her zaman göz önünde tutarak eğitim ve öğretim yoluyla bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye, giderek artan ulusal ve uluslararası önlemlerle gerek üye devletlerin halkları ve gerekse bu devletlerin yönetimi altındaki ülkeler halkları arasında bu hakların dünyaca etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için ortak ideal ölçüleri belirleyen bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder.
Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.
Madde 2- Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.
Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.
Madde 3 -Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.
Madde 4- Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her türlü biçimde yasaktır.
Madde 5- Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez.
Madde 6- Herkesin, her nerede olursa olsun, hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.
Madde 7- Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.
Madde 8- Herkesin anayasa yada yasayla tanınmış temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna başvurma hakkı vardır.
Madde 9- Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.
Madde 10- Herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı vardır.
Madde 11
1. Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı açık bir yargılama sonunda, yasaya göre suçlu olduğu saptanmadıkça, suçsuz sayılır.
2. Hiç kimse işlendiği sırada ulusal yada uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
Madde 12- Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna yada haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır.
Madde 13
1. Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır.
2. Herkes, kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir.
Madde 14
1. Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.
2. Gerçekten siyasal nitelik taşımayan suçlardan veya Birleşmiş Milletlerin amaç ve ülkelerine aykırı eylemlerden doğan kovuşturma durumunda bu haktan yararlanılamaz.
Madde 15
1. Herkesin bir yurttaşlığa hakkı vardır.
2. Hiç kimse keyfi olarak yurttaşlığından veya yurttaşlığını değiştirme hakkından yoksun bırakılamaz.
Madde 16.
1. Yetişkin her erkeğin ve kadının, ırk, yurttaşlık veya din bakımlarından herhangi bir kısıtlamaya uğramaksızın evlenme ve aile kurmaya hakkı vardır.
2. Evlenme sözleşmesi, ancak evleneceklerin özgür ve tam iradeleriyle yapılır.
3. Aile, toplumun, doğal ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafından korunur.
Madde 17
1. Herkesin tek başına veya başkalarıyla ortaklaşa mülkiyet hakkı vardır.
2. Hiç kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.
Madde 18- Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir.
Madde 19- Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.
Madde 20
1. Herkesin silahsız ve saldırısız toplanma, dernek kurma ve derneğe katılma özgürlüğü vardır.
2. Hiç kimse bir derneğe girmeye zorlanamaz.
Madde 21.
1. Herkes, doğrudan veya serbestçe seçilmiş temsilciler aracılığı ile ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir.
2. Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır.
3. Halkın iradesi hükümet otoritesinin temelidir. Bu irade, gizli veya serbestliği sağlayacak benzeri bir yöntemle genel ve eşit oy verme yoluyla yapılacak ve belirli aralıklarla tekrarlanacak dürüst seçimlerle belirlenir.
Madde 22- Herkesin, toplumun bir üyesi olarak, sosyal güvenliğe hakkı vardır. Ulusal çabalarla ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütlenmesine ve kaynaklarına göre, herkes onur ve kişiliğinin serbestçe gelişim için gerekli olan ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesi hakkına sahiptir.
Madde 23
1. Herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.
2.Herkesin, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.
3. Herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır ve gerekirse her türlü sosyal koruma önlemleriyle desteklenmiş bir yaşam sağlayacak adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.
4. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır.
Madde 24- Herkesin dinlenmeye, eğlenmeye, özellikle çalışma süresinin makul ölçüde sınırlandırılmasına ve belirli dönemlerde ücretli izne çıkmaya hakkı vardır.
Madde 25
1. Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.
2. Anaların ve çocukların özel bakım ve yardım görme hakları vardır. Bütün çocuklar, evlilik içi veya evlilik dışı doğmuş olsunlar, aynı sosyal güvenceden yararlanırlar.
Madde 26.
1. Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.
2. Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.
3. Çocuklara verilecek eğitimin türünü seçmek, öncelikle ana ve babanın hakkıdır.
Madde 27
1. Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma, güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.
2. Herkesin yaratıcısı olduğu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden doğan maddi ve manevi çıkarlarının
korunmasına hakkı vardır.
Madde 28- Herkesin bu Bildirgede öngörülen hak ve özgürlüklerin gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.
Madde 29
1. Herkesin, kişiliğinin serbestçe ve tam gelişmesine olanak veren topluma karşı ödevleri vardır.
2. Herkes haklarını kullanırken ve özgürlüklerinden yararlanırken, başkalarının hak ve özgürlüklerinin tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ve demokratik bir toplumda genel ahlak ve kamu düzeniyle genel refahın gereklerinin karşılanması amacıyla yalnız yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olur.
3. Bu hak ve özgürlükler hiçbir koşulda Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.
Madde 30- Bu bildirgenin hiçbir kuralı, herhangi bir devlet, topluluk veya kişiye, burada açıklanan hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan bir girişimde veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz.
ALTINCI BÖLÜM
HZ. ALİ’DEN İLİM VE ADALET
Hz. ALİ’NİN ADALETİ (36)
Hz. Ali’nin adaleti irdelenirken, olgulara günümüz şartlarından değil, o günün koşulları ve değerleri açısından ele almak ve öyle değerlendirmek gerekir. Dünya haritasında o dönem kölelik sisteminin tüm dünyada uygulandığını, söz konusu uygulamanın yasal olarak ancak 19. Yüzyılın sonlarına doğru kaldırıldığını, tüm bunlara rağmen yer yer 20. Yüzyılın ilk yarısında da görüldüğünü unutmamak gerekir. O dönemler kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğünü, kadının toplumsal yaşamda yerinin hemen hiç olmadığını, dünyadaki genel uygulamanın güçlünün keyfi iradesine endekslendiğini göz ardı etmemek gerekir.
Elbette insanlık bu günkü Evrensel değerlere bir günde gelmedi. Bu gün bile bilimin olağanüstü geliştiği, teknolojinin baş dönderici bir hızla yaşamımızın çok önemli yerini kapsadığı, sosyal ve toplumsal değerlerin tüm dünyada ki farklılıklarının bilindiği ve birer zenginlik olarak kabul edildiği dünyamızda, bu üretim ilişkilerini ellerinde bulunduran tröstlerin kâr hırsı ile korkunç savaşlar çıkardığını, insan ve doğaya karşı saygısızlıkta ilkel diye kategorilendirilen insan ve guruplardan çok daha barbar olduğunu unutmamak gerekir.
İnsana ve doğaya yapacağı etkilerin sonuçları düşünülmeksizin hızla silahlanan ve bu silahı gene kendi cinsi olan insanoğluna karşı kullanan dünya medeniyetinin, toprağa gömülen korkunç ekonomik kaynakların dünya tabii dengesini nasıl insafsızca katlettiğini görmeden, eski çağları tek yanlı ilkellikle suçlamak adaletli olmaz. Bu vesile ile adalet kavramında adil olmayan ve sürekli kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayan teknolojı ve bilimde gelişmiş, ama bu verilerin dağılımında adil olmayan gelişmiş kapitalizmin etkileri altında kalarak olguları değerlendirme yanlışlığına düşmemek gerekir.
Her olgu kendi koşulları altında değerlendirilmelidir. Bu vesile ile gene Hz. Ali’den bir örnek vererek “Zaman sana uymaz, sen zamana uyacaksın” sözleri eşliğinde yorumlamamız gerekir.
BİR OLAYDA BEŞ KİŞİ ARASINDA VERDİĞİ HÜKÜM
Esbağ bin Nübâte’den nakledilmiştir: “Beş kişiyi zina suçuyla Halife Ömer’in yanına getirdiler. Halife, onların her birisine şer’î had uygulanması için emir verdi. Orada hazır bulunan Hz. Ali şöyle buyurdu: ‘Ya Ömer, bu onların hakkında verilmesi gereken hüküm değildir.’ Ömer ‘O halde (uygun) haddi onlara siz uygulayın’ dediğinde, Hz. Ali, onlardan birisini öne alıp boynunu vurdu; diğer birisini recm etti; bir diğerine kırbaç haddi uyguladı; dördüncüsüne bir haddin yarısı kadar (50 kırbaç) vurdu; beşincisini ise mazur gördü ve serbest bıraktı.
Bunu gören Halife Ömer, hayrete düştü; insanlar da şaşırıp kaldı. Ömer şöyle dedi: ‘Ey Ebalhasan, tek bir olayda suçlu olan beş kişiye ayrı ayrı beş hüküm uyguladın ki hiçbirisi diğerine benzemiyor (bunun sebebi nedir)?’ Hz. Ali şöyle buyurdu: ‘Bunlardan birincisi zimmî (İslam devletinde yaşayan kitap ehli) idi; (işlediği suç ile) zimmîlik vasfını kaybettiği için haddi kılıçtan başka bir şey değildi. İkincisi evli bir kişi olduğu için haddi recm idi. Üçüncüsü bekar olduğu için haddi yüz kırbaç idi. Dördüncüsü köle olduğu için cezası kırbaç haddinin yarısı idi. Beşincisi ise akılsız bir deli idi (ve dolayısıyla her hangi bir cezayı hak etmemişti).”
BİR ERKEK VE BİR KIZ ÇOCUK ÜZERİNDE İHTİLAF EDEN
İKİ CARİYE
Câbir Cu’fî, Temim b. Huzâm el-Esedî’den nakledilmiştir: “Halife Ömer’in yanına bir erkek ve bir de kız çocuk üzerinde ihtilaf eden iki cariye getirildi. Ömer şöyle dedi: ‘Sıkıntıları gideren Ebûlhasan (Ali) nerededir?’ Hz. Ali’yi yanına çağırdılar ve o olayı kendisine anlattı. Hz Ali, iki şişe istedi ve onların ağırlığını tarttı. Daha sonra cariyelerden her birisinin şişelerden birisine sütlerini sağmasını emretti. Ardından sütleri tarttı ve biri diğerinden ağır geldi. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
‘Erkek evlat, sütü ağır gelen cariyenindir, kız evlat ise sütü hafif olanın.’ Bunu gören Halife Ömer ‘Bu hükmü neye dayanarak söyledin Ey Ebelhasan?’ diye sorunca, Hz. Ali şöyle buyurdu: ‘Çünkü Allah, erkek bebeğin payını kız bebeğin payından daha fazla belirlemiştir!”
İKİ KADININ BİR ÇOCUK ÜZERİNDEKİ İHTİLAFI
Halife Ömer zamanında iki kadın bir çocuk üzerinde ihtilaf etti; her birisi çocuğun kendisine ait olduğunu iddia ediyordu ve hiçbirisinin şahidi yoktu. Meselenin hükmünü bilmeyen Halife Ömer, hüküm vermesi için Hz. Ali’ye danıştı. Hz. Ali, iki kadını yanına çağırdı. Onlara vaaz edip korkuttu. Kavga ve ihtilafta devam edince, ‘Bana bir testere getirin!’ buyurdu. Bunu gören kadınlar ‘Testereyi ne yapacaksın?’ diye sordular. Hz. Ali şöyle dedi: ‘Çocuğu ikiye ayırıp her bir parçasını sizden birisine vereceğim.’ Bunu duyan kadınlardan birisi susup bir şey söylemedi. Ama diğeri şöyle dedi: ‘Ey Ebelhasan, seni Allah’a yemin veriyorum ki eğer illa da bunu yapacak isen, ben hakkımdan vazgeçip çocuğu ona bırakıyorum.’ Hz. Ali bunun özerine şöyle dedi‚ “Bu senin çocuğundur, onun değil; Eğer onun olsaydı çocuğa acır ve ona şefkatli davranırdı.” Bu durum üzerine diğer kadın da çocuğun sahibi olmadığını itiraf etti. Ömer buna çok sevindi ve hüküm vermedeki sıkıntısını giderdiği için Hz. Ali’ye dua etti.”
BİR EMANET OLAYINDA VERDİĞİ HÜKÜM
Haneş bin Mu’temer’den rivâyet edilmiştir: “İki kişi Kureyş’ten bir kadının yanına gelerek 100 dinar parayı ona emanet ettiler ve: ‘Bu emaneti bizden herhangi birimiz tek başına gelip isterse, ona vermeyeceksin; ancak ikimiz bir arada gelirsek, emaneti teslim edeceksin.” Dediler. Aradan bir yıl geçtikten sonra iki kişiden birisi kadının yanına gelerek şöyle dedi: “Arkadaşım vefat etti; dolayısıyla parayı bana teslim et.” Kadın önce tereddüt edip parayı vermek istemedi, ancak adam kadının akrabalarını devreye soktu ve kadının üzerinde baskı kurarak altınları vermeye mecbur bıraktı. Sonra aradan bir yıl daha geçti. Bu sefer diğer adam kadına gelerek parayı ondan istedi. Kadın ona şöyle dedi: ‘Arkadaşın senin öldüğünü zannettiği için bana gelip dinarları istedi; ben de ona verdim.’ Adam bunu kabul etmeyince aralarındaki ihtilaftan dolayı Halife Ömer’in yanında dava açtılar ve adam Halife’nin kadının aleyhine hüküm vermesini istedi. Ömer adamı haklı bularak kadına ‘Sen sorumlusun (adamın parasını kendisine vermelisin)’ dedi. Kadın itiraz ederek şöyle dedi: ‘Bizim hakkımızda hüküm verme ve bizi Ali bin Ebî Tâlib’in yanına gönder.’ Ömer de bunu kabul etti. Dava Hz. Ali’ye intikal etti. Hz. Ali parayı kadına emanet eden o iki kişinin anlaşarak kadına hile yaptıklarını anlayınca, ona şöyle dedi: ‘Siz ikiniz kadına ‘emaneti bizden yalnız gelene verme’ dememiş miydiniz?’ Adam ‘Evet’ dedi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: ‘Paran bizim yanımızdadır; git arkadaşınla birlikte gel, paranızı size iade edelim.” Hz. Ali’nin bu hükmü Ömer’e ulaşınca çok memnun kaldı ve ‘Allah beni Ali bin Ebî Tâlib’den sonra yaşatmasın.” Dedi.
EBU SÜFYAN OĞLU MUAVİ’YE YE ANLATILANLAR
“Ehl-i Beyt” ve Hz. Ali düşmanı olan Muâviye bir gün; Hz. Ali’yi sevenlerden Dırâr’a ısrarla; “Ali’yi bana anlat” der. Dırâr söze başlar:
“Onun yüceliğine bir son, ululuğuna bir sınır yoktu. Gücü kuvveti çetindi; sözü kesindi. Adâletle hükmederdi. Her yanından bilgi fışkırırdı. Sözünden hikmet dile gelir, coşardı.Dünyadan, dünya lezzetlerinden çekinirdi. Gece garibliğiyle esenleşirdi. Çok ağlardı, uzun düşünürdü. En değersiz elbise giyer, en değersiz şeyleri yerdi. İçimizden birisi gibiydi; o kadar yakındık ona; yine de heybetinden söz söyleyemezdik. Din ehlini ağırlar, yoksullarla düşer kalkardı. Kuvvetli, o varken kötülük edemez, zayıf adâletinden me’yus olmazdı. Bazı vakitler gördüm, yasa batanlar gibi ağlar; «Ey dünya» derdi; «Benden başkasını aldat; ömrün kısadır senin, değerin az. Âh âh, azığın azlığından, yolun uzunluğundan, yatılacak yerin katılığından, varılacak yerin ululuğundan»”
Hz. Ali, halîfeliği döneminde; Abdullah bin Abbas’a
yazdığı Mektuptan
“Ey Basra fermandarı, seni kökten ve necattan doğru bir insan biliyordum. Bununla beraber işittim, memleket dahilinde ben cengi cidal ile meşgul iken, sen de fırsatı gânimet bilerek Müslümanların mallarını yağmaya kalkmışsın. «Beyt’ül-mâl»dan, altın ve gümüş sikkeler ele geçirmişsin. İhtiyarlık için Hicaz’a göndermişsin. Yazıklar olsun sana ey Abbas’ın oğlu. Kocasız kadınların ve yetimlerin, fakirlerin hakkı olan bu parayı kendine nasıl sarf edeceksin? Mahşer gününün hesabından, Allah’ın azâbından korkmadın mı?”
Cemel savaşında:
Savaş sonrası düşmanlarından ölenlerin de cenaze namazını kıldı. Sonra askerlerine dönerek: “Düşmanı kovalamayınız, onların yaralananlarının yarasını sarınız, esirlerini tedavi ediniz” buyurmuşlardır.
Kendi katili için şöyle buyurdular:
Onu idare ediniz. Aç ve susuz bırakmayınız, eğer ben sağ kalırsam, ondan sarfınazar ederim. Ölürsem, bir kılıçtan fazla ona vurmayınız.
Talha ve Zübeyr Hakkında
Talha ve Zübeyr, Hz.İmâm-ı Ali’nin hilâfeti zamanında servet sahibi idiler. Hz. Ali onlara sordu: “Sair halktan kendinizi üstün görmenizin delili nedir? Cevap verdiler. “Ömer İbn-i Hattab, hilâfeti zamanında bize diğer halktan daha fazla para verirdi”. Hz. Ali sordu. “Peki Peygamber zamanında size verilen para ne kadardı?. Cevap verdiler. “Sair halk gibi idi”. İmam şöyle dedi. “Bugün de alacağınız sair halk gibi olacak.” Onlar buna itiraz ettiler. “Fakat biz hizmetler ettik.” Dediler. Hz. Ali onlara dönerek “Benim hizmetlerim, sizin tasdikiniz ile herkesten daha fazladır, ayrıca bugün halîfeyim, fakat kendim ile en fakir adam arasında bir imtiyazım olacağına râzı değilim.” Buyurdular.
MAHKEME HAKKINDA:
Hz. Ali adaleti ile meşhur idi. Bütün hayatı boyunca kimseye zulüm yapmamıştır. Bir gün işi mahkemeye düştüğünde Hakime: Adaletle hüküm ver. Benimle davacım arasında hiçbir fark koyma” demiştir
İbni Kevva adlı bir Hariciye söylenenler:
Hz. Ali’yi çok seven insanlardan biri, bir gün bir anlık bir gaflete kapılıp bir hata işler. İslam’ın emri gereğince elinin kesilmesi gerekmektedir. Hz. Ali, dostu hakkında da ayrım gözetmez ve elini kestiriverir. Adam, kesilen parmaklarını diğer eline alıp ceza mahallinden uzaklaşırken, Hz. Ali’nin Haricilerden olan düşmanlarından İbn-i Kevvâ adlı adam fırsatı değerlendirmek için “Ne oldu sana, nedir bu halin? Kim yaptı bunu sana, kim kesti parmaklarını?” diye sorar. Eli kesilen adam şöyle cevap verir. “Cezamı veren, peygamberlerin sonuncusu ve en azizinin vasi ve vekilidir, vasi ve Halifelerinin efendisi, başlar tacıdır. Kıyamet günü yüzü ak çıkacak olanların imamı, müminler üzerinde hak sahibi olmaya en layık kimsedir o. Adı Ebu Talib oğlu Ali’dir, müminlerin emiri, inananların hidayet imamıdır. Nimet cennetlerinin öncüsü, korkusuz yiğit savaşçıların emsalsizidir; cehalette direnenlerden intikam alan, namaz kılarken zekat verendir o... Olgunluk ve kemale götüren kılavuz, kemal yolunun rehberi ve imamıdır o... Kimdir o, bilir misin? Doğruları söyleyen, sözleri sevap olan, Mekkeli cesur adam, vefa ve samimiyet timsali eşsiz insandır o” İbn-i Kevvâ kulaklarına inanamayarak “Deli misin sen be adam, o senim elini kesiyor, sense halâ onu övüyorsun öyle mi!?” deyince, “Onu sevmemek mümkün mü?” der. “Hele şimdi sevgisi artık etimle, kanımla da yoğrulduktan sonra... Vallahi, sadece Allah’ın emrine uyarak kesti elimi, hak mı haktır bu verdiği ceza!”
Kuran’a Göre Hz. Ali’nin Adaletinin Hz. Muhammed
tarafından yorumlanması:
“İman edip de salih ameller işleyenler yaratılmışların en hayırlısıdır.” (Beyyine; 7) ayeti indiğinde Resulullah, Hz. Ali’ye hitaben buyurdular: Onlar sen ve senin dostlarındır ey Ali. Kıyamet gününde razı olmuş ve rıza görmüş olarak geleceksiniz, senin düşmanların ise gazap ve suç yüklü olarak gelecekler.
Hz. ALİ’ NİN İLMİ ve KUDSİYETİ HAKKINDA (38)
√ Cebrail, cennetten Hz. Muhammed’e iki tane nar getirdi. Hz. Ali, Resulullah’la karşılaşıp, narları elinde görünce, ‘Şu iki nar nedir elinizde?’ diye sordu; Şöyle buyurdu: ‘Şu gördüğün nübüvvettir ve senin onda nasibin yoktur. Ama ötekisi ilimdir.’ Sonra Allah Resulü onu ikiye böldü ve yarısını Ali’ye verdi, yarısını ise Resulullah’ın kendisi aldı. Ardından şöyle buyurdu: ‘Sen onda benim ortağımsın, ben de senin.” İmâm Bâkır şöyle devam etti: “Allah’a andolsun ki Resulullah, Allah’ın kendisine öğrettiği her şeyi, bir harfini bile bırakmadan Ali’ye öğretti.” Sonra İmâm Bâkır elini göğsüne koyarak: “Sonra bu ilim bize ulaşmıştır” buyurdu.” (39)
√ Hz. Ali’nin yiyeceği oldukça sade ve az miktardadır. Ekseriye yediği kabuğunu ayırmadığı arpa ekmeğidir. Hz. Ali ilk üç halîfe döneminde gece ve gündüz genellikle tarlalarda, bağlarda ve hurma bahçelerinde çalışır, ağaçlara su verir ve bahçeleri beller. Bir gün Adîy bin Hatem, yemek vakti Hz. Ali’nin yanına gelir. Onun yiyeceğine dikkat edince; bir kâse su, bir miktar kuru arpa ekmeği parçaları, ve az miktarda tuz görür ve sorar. –Yâ Emîr’ül-mü’minîn, siz gündüzleri bu kadar zahmet çekiyorsunuz. Geceleri de Tanrı’ya ibâdet ile vakit geçiriyorsunuz, yiyeceğinizde bunlar. Bu size kâfi gelebilir mi? Hz. Ali şöyle buyurur. Lâzımdır ki serkeş nefsi mümkün mertebe riyâzete alıştırayım, tuğyân (azgınlık) etmesin, diyerek bir şiir okur. Şiir’in meâli şöyledir: “Nefsini kanâata alıştır ve illâ kendi istihkakından fazlasını senden ister.”
√ Hz. Ali’den nakledilmiştir “Hiç bir şey görmedim meğer ondan evvel ve onunla, ondan sonra gördüğüm hep Cenâb-ı Hak’tır.”
√ “Hz. Resûlullah bundan daha katısını yerdi” (Kuru ekmeği yemeye çalıştığını görüp şaşıranlara verdiği yanıt)
√ Şu (Kur’ân), Allah’ın suskun kitabıdır; ben ise Allah’ın konuşan kitabıyım. (40)
√ Hz. Ali, asla kimseyi geri çevirmezdi: Bir kimsenin, benden bir şey isteyeceğini hissettiğim anda, o izhâr etmeden ben elimi ona uzatırdım” demiştir.
√ İmâm Muhammed Bâkır’dan Resulullah’ın şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “(Ey insanlar), Allah her ilmi bende toplamıştır; ben de bildiğim her ilmi, “Muttakilerin İmâmı’nda topladım. Ben her ilmi, Ali’ye öğrettim. O’dur açık ve şüphesiz olan İmâm!”
√ İmâm Cafer-i Sâdık’dan aktarılmıştır: “Hiç şüphesiz Allah Tebâreke ve Teâlâ, Resulullah’a Kur’ân’ı öğretti. Bunun yanı sıra başka şeyler de öğretti. Allah’ın Resulü de Allah’ın öğrettiklerini Ali’ye öğretti”
√ İmâm Caferi Sâdık’dan nakledilmiştir: “Şüphe yok ki Allah, helal ve haramı, Kur’ân’ın tevilini ve insanların ihtiyacı olan şeyleri Resulü’ne öğretti. Allah’ın Resulü de bunların hepsini Ali’ye öğretti.”
√ Süleymân-ül A’meş, babasından Hz. Ali’nin şöyle buyurduğunu aktarmıştır. “İnen her âyetin kimin hakkında indiğini, nerede indiğini ve kime indiğini biliyorum. Rabb’im, bana düşünen bir kalp ve fasih bir dil bahşetmiştir.”
√ Ebû Râfi’den aktarılmıştır; “Resulullah, vefatıyla sonuçlanan hastalığında Hz. Ali’ye şöyle buyurdu: “Ya Ali, bu Allah’ın kitabıdır; onu al.” Ali’ de onu bir elbisenin içerisinde topladı ve evine gitti. Resulullah Hakka yürüdükten sonra Hz. Ali oturup onu Allah’ın indirdiği şekilde düzenledi. O, Kur’ân’a alim birisiydi.”
√ İmâm Muhammed Bâkır’dan, Resulullah’ın şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “(Ey insanlar), Allah her ilmi bende toplamıştır; Ben de bildiğim her ilmi, “Muttakilerin İmâmı’nda topladım. Ben her ilmi, Ali’ye öğrettim. O’dur açık ve şüphesiz olan İmâm.
√ İmâm Cafer-i Sâdık’dan aktarılmıştır: “Hiç şüphesiz Allah Tebâreke ve Teâlâ, Resulullah’a Kur’ân’ı öğretti. Bunun yanı sıra başka şeyler de öğretti. Allah’ın Resulü de Allah’ın öğrettiklerini Ali’ye öğretti”
√ İmâm Caferi Sâdık’dan aktarılmıştır: “Şüphe yok ki Allah, helal ve haramı, Kur’ân’ın tevilini ve insanların ihtiyacı olan şeyleri Resulü’ne öğretti. Allah’ın Resulü de bunların hepsini Ali’ye öğretti.”
√ İmâm Muhammed Bâkır’dan aktarılmıştır: “Hz. Ali’ye Resulullah’ın ilmi hakkında sorduklarında şöyle buyurdu: “Peygamber’in ilmi, bütün Peygamberlerin ilmidir; geçmişte olanların ve Kıyamet gününe kadar olacakların ilmidir.” Sonra şöyle devam etti: “Nefsimi elinde tutana (Allah’a) andolsun ki hiç şüphesiz ben de Peygamber’in bildiğini biliyorum; geçmişte olanların ve benimle kıyamet arasında olup biteceklerin hepsini biliyorum.”
√ Selmân-i Fârisî’den aktarılmıştır: Resulullah şöyle buyurdu: “Benden sonra ümmetimin en çok ilim sahibi olanı, Ali bin Ebî Tâlib’dir.”
√ İmâm Cafer-i Sâdık’tan aktarılmıştır: Babam şöyle derdi: “Ali’nin kitabında (insanlar için) ihtiyaç olan her şey yazılıdır; hatta bir çiziğin, yaralanmanın ve hayvan ısırmanın (diyet-kısas hükümleri) bile.”
√ İmâm Cafer-i Sâdık’dan aktarılmıştır: Hz. Ali, İbn Abbâs’a şöyle buyurmuştur: “Allah, kuşların dilini bile bize öğretmiştir; Süleyman bin Dâvûd’a öğrettiği gibi. Aynı şekilde karada ve denizde bulunan bütün canlıların dilini de.”
√ Fuzayl bin Yesâr, o da İmâm Muhammed Bâkır’dan aktarmıştır. “Kur’ân’da geçen “...Bir de yanında kitap ilmi bulunan (yeter)” cümlesinin tefsirinde şöyle nakletmiştir: “Bu âyet Ali hakkında nazil olmuştur. O, Resulullah’dan sonra bu ümmetin âlimidir.”
√ İmâm Muhammed Bâkır’dan aktarılmıştır. “O kâfirler: “Sen Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber değilsin” diyorlar. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter, bir de yanında kitap ilmi bulunan (yeter)” âyetinin tefsirinde şöyle nakledilmiştir: “Kitap ilminin sahibi Ali’dir.”
√ Câbir, İmâm Muhammed Bâkır’dan nakletmiştir: “O (kitap ilmine sahip olan kimse), Ali bin Ebî Tâlib’dir.”
√ Ebû Basîr’den nakledilmiştir: “İmâm Cafer-i Sâdık’a “De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter, bir de yanında kitap ilmi bulunan (yeter)” âyetindeki “yanında kitap ilmi bulunan” kimse hakkında “Acaba o, Ali bin Ebî Tâlib midir?” diye sorduğumda, “O’ndan başka kim olabilir ki?” diye cevap verdi.”
√ Ebûzer-i Gıfârî’den nakledilmiştir: Resulullah şöyle buyurdu: “Ali, benim ilmimin kapısı ve ümmetime açıklayandır...”
√ İbn Abbâs’dan nakledilmiştir: Resulullah şöyle buyurdu: “Rabb’imin huzuruna vardığımda, benimle konuştu ve münâcât etti; ben de öğrendiğim her şeyi Ali’ye öğrettim. O, benim ilmimin kapısıdır.”
√ Hz. Ali’den nakledilmiştir; Resulullah, Hayber fethedildiğinde bana buyurdu ki: “Sen, benim ilmimin kapısısın; senin evlatların, benim evlatlarımdır; senin etin, benim etimdir ve senin kanın, benim kanımdır.”
√ İmâm Cafer-i Sâdık’dan nakledilmiştir: “Resulullah, Ali’ye bin kapı öğretti ki, her kapıdan da onun için bin kapı açıldı.”
√ İmâm Muhammed Bâkır’dan nakledilmiştir: “Resulullah, Hz. Ali’ye bin harf öğretmiştir ki, her harf, bin harfi açmaktadır.”
√ Ebû Hazma Sumâli’ye göre İmâm Muhammed Bâkır’dan nakledilmiştir:, Hz. Ali buyurdular: “Hiç şüphesiz Resulullah, bana bin kapı öğretmiştir ki, her kapı bin kapıyı açmaktadır.
√ İmâm Cafer-i Sâdık, babası İmâm Muhammed Bâkır’dan nakletmiştir: “Hiç şüphesiz Peygamber, Ali’ye bin kelime anlatmıştır ki her kelime bin kelimeyi açmaktadır.”
√ Ebû Hamza Sumâlî’ye göre İmâm Zeyn-ül Âbidin’den nakledilmiştir; “Resulullah, Ali’ye bir kelime öğretti ki bin kelimeyi açmaktaydı ve o bin kelimenin her birisi ise bin kelimeyi açmakta.”
√ İmâm Cafer-i Sâdık’dan nakledilmiştir “Ant olsun ki nimetlerden sorulacaksınız” (Tekasür: 8) Bu ayette belirtilen Nimetler, Emirül Müminin Ali bin Ebi Talib in velayetidir.
√ Ebu Said el-Hudri’den nakledilmiştir, Allahın bu buyruğu: “Allah gönüllerinde hastalık olanların kinlerini hiç meydana çıkarmayacak mı sandılar, dileseydik biz sana onları gösterirdik, sen de onları yüzlerinden tanırdın, ant olsun ki sen onları sözlerinden tanırdın” (Muhammed: 29-30) hakkında dedi ki: Ali bin Ebi Talib’e buğzlarından dolayı (tanırdın).
√ Hz. Ali’den nakledilmiştir: Bu ümmet yetmiş üç fırkaya bölündü, yetmiş ikisi ateşin içinde ve biri -Ki Allah haklarında şöyle buyurmuştur: “Yarattıklarımızdan hakka hidayet eden ve adaleti yerine getiren bir ümmet vardır” (Araf: 181), onlar ben ve benim tabilerim (benim yolumu takip edenler)’dir.
√ Tefsir-i Keşşaf / Nehc’ ül Hak s. 235’den nakledilmiştir: “De ki: Hak geldi, batıl yıkıldı, batıl zaten yıkılacaktı” (İsra: 81), Hz. Ali, Peygamber efendimizin omuzlarına çıkarak putları kırdığında bu ayet indi.
√ İbn-i Asakir, Cabir bin Abdullah’tan aktarmıştır: Resulullah’ın yanındaydık. Ali geldi. Resulullah şöyle buyurdular: Nefsim elinde olana yemin olsun ki bu gelen ve yandaşları Kıyâmet gününde kurtulanlardır. Sonra şu ayeti şerife indi: “İman edip de salih ameller işleyenler yaratılmışların en hayırlısıdır.”
√ İbn-i Asakir, Cabir bin Abdullah’tan aktarmıştır: “Resulullah’ın ashabı olduğu bir anda Hz. Ali gelince ashab: İşte yaratılmışların en hayırlısı geliyor, dediler”.
√ Resulullah buyurmuşlardır. “İnsanlar, Ali bin Ebi Talib’in ne zamandan beri “Emir’ül Müminin” olarak adlandırıldığını bilselerdi, onun faziletlerini inkar etmezlerdi: Adem, ruh ve ceset arasındayken. Allah o zaman hazır bulunanlara şöyle buyurmuştu: “Rabbin Adem oğullarından onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve Rabbiniz değil miyim? dedi, onlar da (Ruh âlemi): Evet şahidiz (Kalü belâ) dediler” (Araf: 172). Allah da onlara şöyle buyurdu: Ben Rabbinizim, Muhammed peygamberiniz, Ali de Emir’inizdir.
√ El-Hakim el-Haskani’den aktarıldığına göre, Muhammed bin Hanefi anlatmaktadır. Babam Hz. Ali buyurdular: “Ve aralarında bir müezzin (münadi), Allahın laneti yalancıların üzerine olsun diye bağırır” ayetindeki müezzin (münadi) benim.
√ el-Hakim el-Haskani’den aktarıldığına göre Ebi Salih aktarmaktadır.O da İbn-i Abbas’tan aktarmıştır. Hz. Ali şöyle buyurdular: Benim Allahın kitabında insanların bilmediği isimlerim vardır. Onlardan biri şudur: “Ve aralarında bir müezzin (münadi), Allahın laneti yalancıların üzerine olsun diye bağırır.” Onlar (yalancılar) velayetimde yalanlama yapanlar ve hakkımı hafife alanlardır.
√ İbn-i Abbas aktarmıştır. “Önde geçenler, öne geçmişlerdir” (Vakia:10). Bu ümmetin önde gideni Ali bin Ebi Talib’dir.
√ İbn-i Abdül Birr’den aktarılmıştır. “Senden önceki peygamberlere sor” (Zuhruf: 45). Resulullah isra gecesinde Miraca çıktığında Allahu Teala onunla birlikte Peygamberleri bir araya topladı ve şöyle buyurdu: “Ey Muhammed, ‘Senden önceki peygamberlere sor,’ ne üzere gönderildiniz?” Peygamber efendimiz sorunca dediler ki: Biz, Lâ ilâhe illallâh şehadeti, senin peygamberliğinin ikrarı ve Ali bin Ebi Talib’in velayeti üzerine gönderildik.
√ El-Menakıb senedinde Zadan’dan aktarıldığına göre Selman-ı Farisi şöyle dediler: Resulullahın, Hz. Ali’ye on kereden fazla şöyle buyurduğunu duydum: Ey Ali, sen ve senden sonraki vasiler Cennet ve Cehennem arasındaki Araf’sınız. Cennete, sizi tanıyıp, sizin de kendisini tanıdığı kimseden başka kimse geçmeyecek. Cehenneme de sizi inkar eden ve sizin de kendisini inkar ettiği kimseden başka geçmeyecektir.
√ El-Hakim senedinde Asbağ bin Nebate, dediler ki: Hz. Ali’nin yanındaydım, İbn’ il Keva onun yanına geldi ve ona bu ayeti “Araf üzerinde onları yüzlerinden tanıyan adamlar vardır.” (Araf: 46) hakkında sordu. Hz. Ali ona şöyle buyurdu: Ey İbn’ il Keva, Kıyamet gününde Cennet ve Cehennem arasında duracaklar biziz. Bizi seveni yüzünden tanıyıp onu Cennete geçireceğiz, bizi buğzedeni de yüzünden tanıyacağız ve Cehenneme geçecek”
√ Abdullah bin Selem’den aktarılmıştır. “Benimle sizin aranızda tanık olarak Allah ve yanında kitabın ilmi bulunan yeter” (Ra’d: 43) ayeti için Resulullah’a sordum. Buyurdular ki: Ali bin Ebi Talib’ dir.
√ Fudayl bin Yaser’den aktarılmıştır. İmam Muhammed Bakır buyurdular: “Benimle sizin aranızda tanık olarak Allah ve yanında kitabın ilmi bulunan yeter. (Ra’d: 43)” ayeti Hz. Ali hakkında indi. O, bu ümmetin alimidir.
√ İmam Musa bin Cafer, Zeyd bin Ali’den, o da Muhammed bin Hanefi’den, o da Selman-ı Farisi’den, o da Ebu Said el-Hudri’den, aktarmışlardır: “De ki, benimle sizin aranızda tanık olarak Allah ve yanında kitabın ilmi bulunan yeter. (Ra’d: 43)” Ayeti Hz. Ali hakkında indi.
√ Muhammed bin Hanefi’den aktarılmıştır: Babam Hz. Ali’nin yanında ilk ve son kitabın ilmi vardır.
√ Ebu Naim el-Hafız senedinde belirtilmiştir. Abdullah bin Mesud dedi ki: Hz. Ali, Hendek gününde Amru bin Abduved’i öldürdüğünde Allahu Teala şu ayeti indirdi: “Allah müminlere (Ali ile) kifayet etti. (Ahzap: 25)”
√ Celaleddin es-Suyuti’den aktarılmıştır: Allah müminlere (Ali ile) kifayet etti (Ahzap: 25) için şöyle buyurmuştur. Bu ayet:”Allah müminlere Ali ile kifayet etti” biçimi ile Abdullah bin Mesud’un mushafındandır.
√ Abdullah bin Mesud’den aktarılmıştır “Allah müminlere kifayet etti (Ahzap: 25)” ayetini şöyle okurduk: “Allah müminlere Ali ile kifayet etti”
√ İbn-i Abbas ve Mücahit’ten aktarılmıştır: Ali’nin dört dirhemi vardı, birini gece, birini gündüz, birini gizli, birini de açık olarak nafaka verdi. Sonra şu ayet indi: “Mallarını gece, gündüz, gizli ve açıkta harcayanlar yok mu, onların ödülleri Rableri yanındadır, onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar” (Bakara: 274)
√ Abdurrahman bin Kesir’den aktarılmıştır. İmam Cafer-i Sadık’a sordum. “Onlar birbirlerine neyi soruyorlar, o büyük haberi mi, onda ihtilafa düşmüşlerdir.” (Nebe: 1,2 ve 3) Ve “Velayet hak olan Allah içindir.” (Kehf: 44) anlamı nedir. Buyurdular ki: Hz. Ali’ nin velayetidir.
√ Cabir el Cufi’den aktarılmıştır. “Bilmediklerinizi Zikir ehline sorunuz. (Nahl: 43) ayeti hakkında” Hz. Ali dedi ki: Zikir ehli biziz”
√ Esbağ bin Nübâte’den aktarılmıştır, Emir-ül Mu’minin Ali’den duydum. “Hiç şüphesiz Resulullah bana, geçmişte olan ve Kıyamet’e kadar olacak helal ve haramdan bin kapı öğretti ki, her kapı bin kapıyı açmaktadır ki toplam bir milyon kapı eder. Hatta ben ölümlerin belaların ve insanlar arasındaki ihtilaflarda nasıl hüküm verileceğinin ilmini biliyorum.”
√ Hz. Ali’den nakledilmiştir. “Resulullah, dilini benim ağzıma koydu; bununla kalbimde bin ilim kapısı açıldı ki her birisinden de bin kapı açılmaktadır.”
√ İmâm Ali bin Musa Rızâ’dan aktarılmıştır. Büyük babalarımdan duydum. Resulullah’ın Hz. Ali’ye hitaben şöyle buyurdular “Ey Ali, ben ilim şehriyim, kapı da sensin. Şehre kapının dışında bir yerden ulaşacağını zanneden yalan söylemiştir.”
√ Hamza bin Ebî Said-i Hudrî, babasından nakletmiştir; Resulullah’dan duydum: “Ben ilim şehriyim ve Ali onun kapısıdır. O halde kim ilim istiyorsa, onu Ali’den alsın.”
√ İbn Abbâs’tan nakledilmiştir; Resulullah şöyle buyurdular: “Ben ilmin şehriyim ve Ali onun kapısıdır. O halde kim ilim isterse, kapıya gelsin.”
√ İbn Abbâs’tan nakledilmiştir; “Benim ve ashabin ilminin, Ali’nin ilmi karşısındaki konumu bir damlanın yedi deniz karşısındaki konumu gibidir.”
√ İbn Abbâs’tan nakledilmiştir; “Allah’a and olsun ki, ilmin onda dokuzu Ali’ye verilmiştir. Geri kalan onda biri hususunda da Ali insanlarla ortaktır.”
√ İbn Mesud’dan nakledilmiştir; “Ali, Peygamber’den sonra insanların en bilginidir. Onu sürekli akan bir deniz gibi gördüm.”
√ Said bin Cübeyr, o da İbn Abbâs’tan nakletmiştir; Resulullah buyurdular: “Ey Ali, ben ilmin şehriyim ve sen onun kapısısın; şehre ancak kapısından gelinir. Beni sevdiğini zannedip de sana buğz eden kimse, yalancıdır; zira hiç şüphesiz sen bendensin, ben de senden; senin etin, benim etimdir; senin kanın benim kanımdır ve senin ruhun, benim ruhumdandır...”
√ Hz. Ali’den nakledilmiştir; Resulullah buyurdular: “Ben ilmin şehriyim ve Ali onun kapısıdır ve evlere ancak kapılarından girilir.”
√ Esbağ bin Nübâte, Hz. Ali’den nakletmiştir; Resulullah buyurdular: “Ben ilmin şehriyim ve sen onun kapısısın. Ya Ali o şehre kapısının dışında bir yerden girebileceğini sanan kimse, yalancıdır.”
√ İmâm Rızâ, babaları (İmâm Kâzım ve İmâm Sâdık kanalıyla İmâm Muhammed Bâkır’dan, o da Câbir bin Abdullah-i Ensârî’den nakledilmiştir; Resulullah buyurdular: “Ben ilmin hazinesiyim ve Ali onun anahtarıdır; o halde kim hazineyi isterse, anahtara gelsin.”
√ Câbir bin Abdullah-i Ensâri’den nakledilmiştir; Resulullah buyurdular: “Ben hikmet şehriyim ve Ali de onun kapısıdır. O halde kim şehre (girmeyi) istiyorsa, onun kapısına gelsin.”
√ Abdullah’tan nakledilmiştir: “Ben Peygamber’in yanındaydım; Ali hakkında sorulunca, şöyle buyurdu: “Hikmet on parçaya bölünmüştür; bunlardan dokuz kısmı Ali’ye, bir kısmı ise (diğer) insanlara verilmiştir.”
√ İbn Abbâs’tan nakledilmiştir: Allah’ın Resulü, Hz. Ali’ye hitaben şöyle buyurdular “Ey Ali, ben hikmet şehriyim ve sen onun kapısısın; şehre kapının dışında başka bir yerden asla girilmez.”
√ İmâm Cafer-i Sâdık, babaları kanalıyla Hz. Ali’den aktarmıştır: “Allah (azze ve celle)’nin kitabından bana sorun. Allah’a andolsun ki Allah’ın kitabından inen her âyetin gece veya gündüz mü, seferde veya hazerde mi indiğini Allah’ın Resülü bana okudu ve onun tevilini bana öğretti.”
√ Hz. Ali buyurmuştur: “Allah’ın kitabından bana sorun; hiç şüphesiz ben her âyetin gece mi yoksa gündüz mü, sahrada mı yoksa dağda mı indiğini biliyorum.”
√ Hz. Ali buyurmuştur: “Sorun bana beni kaybetmeden! Ölümlerin, belaların ve neseplerin ilmini bilen kimseye sormak istemez misiniz?”
√ Hz. Ali buyurmuştur: “Ey insanlar, sorun bana beni kaybetmeden; hiç şüphesiz ben göğün yolları hakkında, yerin yollarından daha çok bilgi sahibiyim!...”
√ İmâm Ali Rızâ, babaları kanalıyla İmâm Hüseyin’den şöyle nakletmiştir: “Emir-ül Mu’minin bize hutbe okuyarak şöyle buyurdu: “Kur’ân’dan bana sorun ki size kimin hakkında ve nerede nâzil olduğunu haber vereyim.”
√ Ümery bin Abdullah’dan nakledilmiştir: “Ali bin Ebî Tâlib, Kûfe minberinde bize hutbe okuyarak şöyle buyurdu: “Ey insanlar, sorun bana, beni kaybetmeden; zira benim sinemde yüklü bir ilim vardır!”
√ Hz. Ali’den nakledilmiştir: “Sorun bana, beni kaybetmeden; hiç şüphesiz ben Arş’ın altında soruldu_um her şeyden haber verebilirim!”
√ Hz. Ali’den akledilmiştir: “Sorun bana, beni kaybetmeden; taneyi yaran ve insanı yaratan (Allah’a) andolsun ki ben Tevrat’ı, Tevrat ehlinden, İncil’i, İncil ehlinden ve Kur’ân’ı, Kur’ân ehlinden daha iyi bilirim!”
√ Ebân, Selim’den nakletmiştir: “Kûfe mescidinde Hz. Ali’nin yanında oturmuştum, insanlar da onun etrafını sarmıştı. İmâm şöyle buyurdu: “Beni kaybetmeden Allah’ın kitabından bana sorun; Allah’a andolsun ki, Allah’ın kitabından inen her âyeti Resulullah bana okudu ve onun tevilini bana öğretti...”
√ Said bin Müsayyib’den nakledilmiştir: Hz. Ali şöyle buyurdular: “Bana göklerin yollarından sorun; zira ben onları yerin yollarından daha iyi tanırım. Ve eğer perdeler kaldırılsa, benim yakınım artmaz!”
√ Hz. Ali buyururdu ki: “Ben sizin imâmınız ve halîfeniz olduğuma göre, fukaranın perişanlığına ortak olmuş olmalıyım. Öyle yemek yiyeyim, öyle elbise giyeyim ki en fakir kimse beni görünce kendi fukaralığına sabretsin. Ben biliyorum, benim gibi kimse yapamaz. Fakat imâmlıkta memurum, siz de benim gittiğim yoldan gidiniz.”
√ “Enâ künte meal enbiyâ batinen ve ma’ Resulullâh zâhiran” Türkçe açıklaması: “Ben peygamberlerle gizli, Resulullah ile açık olarak beraberdim” (41).
√ “...Enal Hıdır muallim Musâ...” Türkçe açıklaması: “...Ben Musa’nın öğretmeni Hızır’ım...”(42)
√ Hz. Ali, “Rakiplerine nasıl galip geldin?” diye sorduklarında “Karşılaştığım herkes, bana kendi aleyhine yardım etti.” buyurdular. Seyyid Radi, “Hz. Ali, bu sözüyle, heybetinin karşı tarafın kalbine korku düşürdüğüne işaret etmiştir.” diyor.
√ Fatiha’nın tüm esrarı Besmelededir, Besmelenin tüm esrarı ‘B’ harfindedir, ‘B’ harfinin tüm esrarı da onun altındaki noktadadır.” Emir’ül Müminin Hz. Ali şöyle buyurdu: “‘B’ harfinin altındaki nokta benim.”(43)
√ Bu ümmet yetmiş üç fırkaya bölündü, yetmiş ikisi ateşin içinde ve biri -Ki Allah haklarında şöyle buyurmuştur: “Yarattıklarımızdan hakka hidayet eden ve adaleti yerine getiren bir ümmet vardır” (Araf: 181) onlar ben ve benim tabilerim (benim yolumu takip edenler)’dir.
√ Ali bin Musa el-Rida’dan, oda babası ve dedelerinden, onlarda Hz. Ali’den nakledilmiştir, “Resulullah şöyle buyurdu: “Ey Ali, ben ilmin kentiyim, sen de kapısısın, her kim kente, kapıdan değil de başka bir yerden geçtiğini söylerse yalancıdır.
√ Abdullah bin Mes’du’dan nakledilmiştir,: “Kur’ân yedi harf üzere inmiştir. Her harfin bir zahiri, bir de batını vardır. Zahir ve batın ilmi ise Hz. Ali’ın nezdindedir.
√ Ebu Büreyda ve babasından nakledilmiştir, Resulullah şöyle buyurdu: “Her Peygamberin bir vasisi ve varisi olur, benim vasim ve varisim de Ali’dir”.
√ Asbağ bin Nebate’den nakledilmiştir: Emir’ül Müminin bir hutbesinde şöyle buyurdu: “Ey insanlar, yaratılmışların imamı ve yaratılmışların en hayırlısının vasisi benim. Ben tahir ve hadi olan zürriyetin babasıyım. Resulullah’ın kardeşi, vasisi, safiysi ve habibi benim. Müminlerin Emiri, elleri ve ayakları temiz olanların önderi ve vasilerin Seyyidi benim. Bana karşı savaşmak, Allah’a karşı savaşmaktır. Bana karşı barış içinde olan, Allah’a karşı barış içindedir. Bana itaat etmek Allah’a itaat etmektir. Benim velayetim, Allah’ın velayetidir. Bana tabi olanlar Allah’ın evliyalarıdır ve bana yardımcı olanlar Allah’a yardımcı olanlardır.
√ İbn-i Abdül Birr’den nakledilmiştir: Resulullah isra gecesinde Miraca çıktığında Allahu Teala onunla birlikte peygamberleri bir araya topladı ve şöyle buyurdu: “Ey Muhammed, ‘Senden önceki peygamberlere sor,’ ne üzere gönderildiniz?” Peygamber efendimiz onlara sorunca onlar dediler ki: “Biz, Lâ ilâhe illallâh şahadeti, senin peygamberliğinin ikrarı ve Ali bin Ebi Talib’in velayeti üzerine gönderildik.” (Senden önceki Peygamberlere sor” (Zuhruf: 45)
√ Ebi Said el-Hudri’den nakledilmiştir: Resulullah şöyle buyurdu: “Kıyamet Günü olduğunda Allahu Teala bana ve Ali’ye şöyle buyuracak: Sizi buğz edenlerinizi Cehennem’e, sevenlerinizi de Cennet’e geçirin. Bu da onun şu buyruğudur: “Siz ikiniz, atın Cehennem’e her inatçı kafiri” (Kaf: 24), maksat peygamberliğimde kafir olup, Ali’nin itaatinde inatlık edendir.
√ İbn-i Ömer, Huzeyfe, Sa’d bin Ebu Vakkas, Berra bin Azib ve İbn-i Abbas’tan nakledilmiştir: “Bir gün Hz. Resulullah mescide gelerek: “Allah Musa’ya vahyedip: “Benim için temiz bir mescit yap ve onda ancak sen ve kardeşin Harun yaşayabilirsiniz” buyurdu. Allah Tela bana da temiz bir mescit yapmamı ve onda ancak ben ve kardeşim Ali’nin yaşayabileceğini emretmiştir” buyurdu.”
√ “Seni yardımı ve müminlerle destekleyen odur”(Enfal: 62). Resulullah şöyle buyurur: “Arş’a şöyle yazılmıştır: Lâ ilâhe illallâh, tekim ve ortağım yoktur. Muhammed kulum ve elçimdir, onu Ali ile teyid ettim”
√ Hz. Ali, Hendek savaşında Amru İbn-i Ved’e karşı savaşmak için karşı çıktığında ve bütün müslümanlar ona karşı aciz kaldıklarında Resulullah şöyle buyurur: “İman’ın hepsi, Şirk’in hepsine indi”. Hz. Ali, Amru öldürdükten sonra Resulullah şöyle buyurur: “Ali’nin Hendek günündeki darbesi, ümmetimin Kıyamet Günü’ne dek bütün amellerinden daha üstündür.”
√ Abdullah bin Mesud; “Allah müminlere kifayet etti” (Ahzap: 25) ayetini şöyle okumaktadır: “Allah müminlere Ali ile kifayet etti”.
√ Ebi Salih’ten, o da İbn-i Abbas’tan nakletmiştir: Hz. Ali şöyle buyurdu: “Benim Allah’ın kitabında insanların bilmediği isimlerim vardır. Onlardan biri şudur: ‘Ve aralarında bir müezzin (münadi), Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun diye bağırır.’ Onlar velayetimde yalanlama yapanlar ve hakkımı hafife alanlardır.”
√ Zadan’dan, o da Selman-ı Farisi’den nakletmiştir: “Resulullah’ın, Hz. Ali’ye on kereden fazla şöyle buyurduğunu duydum: Ey Ali, sen ve senden sonraki vasiler Cennet ve Cehennem arasındaki Araf’sınız. Cennet’e, sizi tanıyıp, sizin de kendisini tanıdığı kimseden başka kimse geçmeyecek. Cehennem’e de sizi inkar eden ve sizin de kendisini inkar ettiği kimseden başka geçmeyecektir.” “Aralarında perde vardır, Araf’ın üzerinde onları yüzlerinden tanıyan adamlar vardır.” (Araf: 46)
√ Asbağ bin Nebate’den, nakledilmiştir: Hz. Ali’nin yanındaydım, İbn’ il Keva onun yanına geldi ve ona “Araf üzerinde onları yüzlerinden tanıyan adamlar vardır.” (Araf: 46) hakkında sordu. Hz. Ali ona şöyle buyurdu: Ey İbn’ il Keva, Kıyamet Günü’n